"ERGANİ HALKEVLERİNİN ÇALIŞMALARI"
Müslüm Üzülmez
"Ben, Sen, Onlar Yok. Ulus Var" şiarıyla Tek Parti Dönemi'nde, Diyarbakır Halkevleri tarafından ayda bir yayınlanan KARACADAĞ dergisinin 20 Şubat 1940 tarihli sayısında (Cilt: III, Sayı: 25) Münip Gültekin imzalı "Ergani Halkevi Çalışmaları", Ağustos-Eylül-Ekim 1946 tarihli sayısında (Cilt: VII, Sayı: 92–93–94) ise, Muhtar Körükçü imzalı "Diyarbakır Sayfiyesi: Ergani" ve yine Aralık-Ocak 1945–1946 tarihli Karacadağ dergisinde (Cilt VII/85–86) Muhtar Körükçü imzalı "Erganinin Zülküf Dağı" yazıları bulunmaktadır.
Karacadağ dergisi ve Halkevleri, Tek Parti Dönemi'nde, Cumhuriyet Halk Partisi'nin birer yan kuruluşlarıydı. Halkevleri bir yandan kültürel ve eğitimle çalışmalarıyla halkın sosyal gelişimine katkı sağlarken, diğer yandan da "tek lider, tek parti, tek dil, tek ulus, tek ..." anlayışının sonucu ırkçı ve otoriter ideolojinin, Kemalizm'in propagandasını yapan bir örgüttü. Bu anlayışla, 1940 yılında Ergani'de kurulan veya kurdurulan Ergani Halkevi de, bildiğim kadarıyla, birçok çalışma yapmıştır. Türkçe terim ve deyimleri derleme, tiyatro gösterileri, şiir geceleri, folklor gösterileri, resim, yayın çıkarma, seminer ve konferanslar... bu çalışmaların birkaçıdır.
Ergani Halkevi'nin dil üzerine yaptığı çalışmalar, yapılan resimler, yazılan şiirler, tiyatro senaryolar, çıkardığı yayınlar ve belgeler acaba şimdi nerdedir? Ben hiçbir yerde bunlara rastlamadım. Sezai Karakoç, hatıralarında biraz Ergani Halkevi'nden bahsetmektedir. Bu belgeler olumlu-olumsuz; tarihe ışık tutacak belgelerdir diye düşünüyorum. Bu nedenle, bu belgelerden ellerinde veya arşivlerinde olanların, bunları Erganililerle paylaşmaları gerekir diye düşünüyorum. Olumlu ve olumsuz tüm yönleriyle tarihimizi, geçmişimizi bilmeliyiz.
Bu anlayışla, elime geçen yukarıda bahsini ettiğim, Karacadağ dergilerinde yayınlanan üç yazıyı yorumsuz aşağıya olduğu gibi alıyorum:
"Ergani Halkevi Çalışmaları
939 Yılı baharında inşaatına başlanmış ve henüz ikmal edilmiş bulunan Ergani halkevi faaliyete başlamıştır. İlk olarak öğretmenlerden Şükrü Tanili masum yardımcı ve gençlerin iştirakile (eski şeriye mahkemeleri) mevzun etrafında bir temsil verilmiştir. 24 ikinci kânun 940 cumartesi günü saat birde ilçebay ve uray başkanı Şefik Yaşar tarafından (şehircilik) ve iki şubat 940 tarihinde de öğretmen Şükrü Tanili taraflarından (Türk inkilâbı) mevzuları etrafında ve yüzlerce halkın topluluğu karşısında konferanslar verilmiştir. Halk, temsil ve konferansları heyecan ve hararetle takip etmişlerdir.
24/Şubat 940 cumartesi günü saat ikide halkevinde bir toplantı olmuştur. Bu toplantıda hükümet doktoru Şevki Kılıççı tarafından (Emrazı Zühreviye) mevzulu bir konferans verilmiştir. Çok heyecanlı olan bu konferansta halk bu yıkıcı öldürücü hastalıkların insanlar üzerinde yaptıkları fenalıkları derin bir surette takip etmişlerdir. Aynı zamanda çok istifadeli ve müessir olmuştur.
25 Şubat 940 Pazar günü Türkiye'de halkevleri kuruluşunun sekizinci yıl dönümü olmak münasebetiyle Ergani halkevi parti ve milli bayraklarla baştan başa donatılmış ve sahne de gayet müzeyyen bir surette süslenmiş idi. Bir taraftan da halk gurup gurup halkevine akın ediyordu. Saat üçe onbeş kalarak sahnede merasim istiklâl marşı ile başladı. Okul talebeleri manzumeler okudular: saat üçte radyoda başvekil Dr. Bay Refik Saydam tarafından halkevlerinin sekizinci yıl dönümüne ait çok yüksek ve kıymetli söylevini halk heyecanla takip ettiler. Bundan sonra ilçe bay halka hitaben Ergani halkevinin de dört yaşına girdiğini ve az zaman içinde yapılan değerli işleri birer birer halka bildirdikten sonra evimizin yükselmesi için el birliğiyle ve metodik bir şekilde gece gündüz çalışmak ve bize düşen çok önemli vazifelerimizi yapmaktan geri durmayacağımızı ve Ebedi Şef (Atatürk'ün) millete binlerce arkasında bıraktığı armağanlardan biri olan halkevlerimizin harikalar yaratan varlıklarını bir kat daha tebarüz ettirmiş ve bu sözleri halk heyecanla dinlemiştir." Ergani: Munip Gültekin
"Diyarbakır Sayfiyesi:
Ergani
Bilmeyenler için, Diyarbakır'ın kulaktan kulağa üç şeyi meşhurdur: Yılan akrep, karpuz kavun ve sıcak.
İki sene en harap bir evde oturduğum halde yılan akrep sokanı da pek işitmedim. Bu kısım mubalağa. Karpuz kavuna diyecek yoktur. Ancak belediyenin fiyatları kontrol ettiği müddetçe. Yoksa bunlar birer cehennem meyvesi oluyorlar.
Sıcağa gelince: gerçi Akdeniz sahilleri ve Adana kadar sıcağı pek yoktur. Ancak insan bunalıp bir zerrecik hava aradığı, çok güzel olan suyundan testilerle içip bayğın kaldığı günler olur. Bu güzel su da olmassa hakikaten halimiz haraptı.
Bu kadar fazla şikâyet edilecek sıcağı olmamasına mukabil, bundan bile korunacak sayfiyeleri çoktur. Bir kere bağlar mıntıkası en aşağı beş altı derece farkeder. Gazi köşkü tarafları da vasıtai nakliye olduktan sonra mükemmel istirahet yeridir.
Ben bu yazımda asıl, Diyarbakır'ın sayfiyesi olabilecek durumda bulunan Ergani'den söz açacağım.
Bini aşan rakımı, eteğine yaslandığı yüksek dağların daimi esen şimal ve batı rüzgârları, her tarafını kaplayan bahçeler, şelaleler, su sesleri içinde hakiki bir yaz şehiri olan Ergani, Diyarbakır'ın yakınlığı dolayisiyla mükemmel bir banliyö sayfiye olabilir.
Mesala istanbul ile Yalova, Pendik, Florya; Ankarada Kayaş, Mamak nasıl yakın sayfiye gezi yerleri ise, yolu yakında daha iyi yapılacak olan Ergani, gerek kara yoluyla gerek şümendüferle bağlı, günlük veya daimi sayfiye olabilir. Vaziyeti yerinde olan memurlar yaz müddetince orada oturup her sabah gidip akşam dönecek otobüslerle veya maşrandizle Diyarbakır'a gidebilirler. Hele yaz münasebetiyle tek mesai olunca öğle sonunu Ergani bahçelerinde püfür püfür rüzgar altında, serin ağaçlıklar içinde soğuk havalarda geçirebilirler.
Daha ufakçaları, hafta başlarında gelmek ve hiç olmazsa iki gün rahat geçirmek imkânını bulabilirler.
Bunu hemen hayal etmeyin. Bugün bile ergani ve Çermik2e gidip gelenler pek çoktur. Erganide oturulabilir iki otel vardır. Lokantaları pek temiz ve iyidir. Bahçeleri, suları, köyleri yakındır. Çermiğe kaplıcalarda gidip gelinebilir. Velhasıl az bir himmetle burası bir sayfiye banliyösu olabilir.
Bu yaz Ergani'de açılan çocuk kampına gelenler, manzarasına ferah ve açık görünüşü, bahçelerinin sık yeşilliği, temiz ve serin havasıyla bu kasabaya hayran kalmışlardır. Hele yakın köylerine, yukarı bahçelerine gidebilmek imkânını bulanlar, hiç ayrılmak istememişlerdir.
Daha evvelki yazılarımızda bahsettiğimiz Zülküf dağının eteklerinde Beşiktaş bahçeleri, fevkalede suyuyla Çiftepınarlar eski Ergani bahçesi, kasaba üstünde eşhasa ait ayrı ayrı, havuzlu bahçelikler, hepsi sıcak yaz günlerinin sınağı olabilir. Yakınlarda Gülbaran bahçesi, çocuk kampının kurulduğu bahçe, Bay Celil çiftliği yakın mesire yerleridir.
Kalhana ve Herbeto köyleri meşhur Boğaz çayının kenarında söğütlükler ve çimenliklerle doludur.
Yeşilliğin pek bol olmamasına rağmen Hilar köyünde çok şeyanı dikkat antika harabeler vardır.dağ köyleri, hepsi serin, hepsi yeşilik, hepsi ferah ve temiz havalıdır. Esasen nefis Ergani'de bile insan ufuklara doğru bir nefes alma ferahlığı, Karacadağ'a kadar kaybolan geniş ovanın açıklık ve enginliğiyle mest olur.
Kasabada çok zarif ve temiz bir halkevi binası, serin ve havuzlu bir halkevi bahçesi, ayrıca belediye bahçesi vardır. İnsan günün her saatinde buralarda serin bir ağaç altı, gölgelik bir havuz başı, soğuk bir su ve sohbet edecek dost bulabilir.
Hele yakınlardaki Buğaz köyü
dünyanın belki de en güzel yerlerinden biridir. Gelecek yazılarımızdan birinde
Buğaz'a bir kır gezintisinden bahsedeceğiz." Yazan: Muhtar Körükçü
"Erganinin Zülküf Dağı
Tren Diyarbakır'a gelirken de, giderken de Ergani'den gece geçer. Bu yüzden muhiti tanımayanların hemen hepsi Ergani'nin uzaktan göz alan heybetli ve sevimli manzarasını bilmezler. Ufkun kaybolduğu geniş bir ovaya bakan dik ve yalçın bir dağ eteğine gömülmüş yemyeşil bir kasaba. Kışın bile ağaçlar beyaz binalarının hemen bütün görünüşünü saklar.
Bu dik ve yalçın dağ işte, halk arasında bir çok itikatlara ve aslında ise fevkalâde bir manzara ve suya sahip olan Zülküf veya Zülkefil peygamber adı verilen kutsal bir dağdır. Eteklerinde sarp tepelerin yükseldiği bu dağ yalçın ve âdeta bir ev gibi dört köşe kayalarla nihayetlenir.
Dağla bu tepeler arasındaki ovada kışın fevkalâde kayak sporu yapabilecek meyilli ovalar ve yazın yemyeşil bahçelerle her taraftan akan sular vardır. Zaten Erganinin her tarafı bahçedir, her tarafından şarıl şarıl sular akar. Hele bu dağın tepesindeki manastırda bir sarnıç suyu var ki, hem soğukluğu hem derecesi bakımından en iyi sulardan biridir.
Tepede, tam zirvede bir manastır var. Harap olmuş fakat duvarları ve temeli hala sağlam duruyor. Dünyanın iyi zamanına rastlasa da bir sanatoryum veya dağ sporu merkezi yapılsa milyon değer. Su, bu manastırın ortasındaki sarnıçta göl halinde duruyor. Fakat suyun aktığı içine uzatılan şeylerin cereyana tabi oluşundan belli. Bu suyun şehre getirilebilmesi şimdilik hayal denecek kadar fazla bir masrafa bağlı. Ama bir gelebilse hem elektrik santrali temin etmek hem de onbeş kata bile tazyikli su çıkarmak mümkün olacaktır. Bu işi ilerki senelere bırakarak şimdilik dağın eteğinde bulunan ve suyu itibariyle aşağı yukarı ayni nefaset ve mikyasıma da bulunan Çiftpınarlar suyunun kasabaya getirmek düşünülüyor.
Bu Zülküf dağının halk arasında çok büyük bir önemi, batıl (belki de hakikat) bazı itikatlar doğuran bir prestiji var: Memleketin dört bir tarafından çocuğu olmayanlar bu dağa çıkıyorlar ve hemen çocukları oluyormuş. İşin ne dereceye kadar tam bir kaityetle cereyan ettiğini istatistikler le tayin kabil değilsede, filhakika bu dağa çıkan on senelik kısırların çocuk doğurdukları pek çok görülmüştür ve görülmektedir. Bu sebeple hatta, bu dağa gelipte çocuğa nail olanlar, çocuk oğlansa adının muhakkak "Zülküf" "Zülfü" "Zülkefil" koyuyorlar.
Baharda burası tam bir sayfiye yeri hem bu şekil kısırların akın ettiği bir uğrak oluyor.
Dağa ve civarındaki bahçelere yaya yolu ve hatta kuru havada otomobilin de çıkacağı eski bir şose vardır. Rivayete göre bu şoseyi, kızı hasta olan ve yukardaki suyu içip havayı alınca iyileşen eski bir mutasarrıf yaptırmış fakat zamanla tamirat görmediğinden bozulup kalmış.
Tepedeki manastır hakında birçok rivayetler var. Esasen bu dağın, meşhur Zülküf peygamberin türbesi olmayıp makamı olduğu muhakkak gibidir. Bu binanın da bu makam yeri olduğu söyleniyor. Başka bir rivayet ise bunun vaktiyle Ermeniler aramızda kardeş gibi yaşarken onların yaptırdığı söylentisindedir. Bu son rivayet daha doğruya benziyor. Kasabanın tarihi henüz yazılmış değildir, fakat inanılır kaynaklar bu manastırın o zamandan kalma olduğunu gösteriyor. Esasen şeklinin manastır şekli olması da bunu ispat eder. Ancak, Ermeniler gittikten sonra zamanın uluları bu manastırın tepemizde böyle dikili kalıp durmasını istemediklerinden bunu Zülküf peygamberin sarayı olduğu tarzında bir propaganda yapmışlar ve muvaffak ta olmuşlardır. Oysaki bunun bir Ermeni veya (başka bir kavmin) eseri olmasının en ufak bir önemi yoktur.
Çocuk doğurma meselesine gelince:
Tıp bilginleri bilmem ne der. Ortada bir vakıa var, buda yüzlerce vaka ile sabit. Olsa olsa bunu telkine hamletmek kalıyor. Malumdurki, bir çok gençler arslan gibi oldukları halde zifaf gecesinde muvaffak olamazlar, ertesi gün doktora gelirler, ezile büzüle vaziyeti anlatırlar, doktor onlara basit bir mukavvı, hatta bazan mai mukatter bile zerketse o telkinin kuvvetiyle o gece muaffak olurlar. Tanıdıklarından bir ebe, doğum sancısı çeken bir kadına, bir şey yapamamak vaziyetinde kalınca, su zerkettiğini ve kadının da iğneyi görür görmez "oh, sancılarım dindi" dediğini anlattı. Tıpta telkinin büyük önemi nazara alınırsa bu şekilde kökleşmiş bir an'ane saklayan dağa gelen kadının hemen çocuk doğurması bir az izah edilebilir sanırım.
Zaten aslında kısır kadın yok denecek kadar azdır. Muhakkak ya a'sabında, ya cinsi makanizmasında ufak bir aksaklık vardır ki bu da işte böyle bir telkinle veya bir ufak müdahale ile düzelebilir. Cinsi haya ta ruhiyatın nekadar müessir olduğu düşünülürse bu kaziye büsbütün kuvvetlenir. Bundan mada, bir kasabada yaşayan insanın ikibine yakın rakımlı bir tepeye çıkışını oradaki temiz havanın âsap ve vücut üzerine tesirini hele bir de suyunda başka bir takım maddeler bulunması ihtimalini düşünürsek vaziyeti bir parça izah etmiş oluruz. Mamafi bütün bunlar tıbbın salâhiyetli izahı değil ancak birer tefsirdir. Hakikatta bir vakıa varsa o da, gerçekten bu dağa çıkan kısırların ondört onbeş sene çocuğu olmamış kadınların çocuk sahibi olduklarıdır.
İşte Ergani'nin Zülküf dağının güzel mesireliği, kayak sporları için bulunmaz imkânları ve fevkalâde suyu yanında daha fevkalâde tarafı... Yazan: Muhtar Körükçü"
KAMUS-U
A'LÂM VE ERGANİ
Müslüm Üzülmez
Kamus-u A'lâm Osmanlı'dan günümüze kalan önemli belgelerden biridir. 1850–1904 yılları arasında yaşayan tarihçi ve dil bilimci Şemsettin Sami tarafından, 1889'da kaleme alınmıştır. Tarih, coğrafya ve özel adlardan oluşmaktadır. Ve Kamus-u A'lâm de, Ergani'de anlatılmaktadır.
|
|
|
Şemseddin Sami'nin yazdığı
Kamus-u A'lam'in kapağı. İkinci Cilt, İstanbul, Mihran Matbaası,1307 H/1889 |
Ben, "Çayönü'nden Ergani'ye: Uzun Bir Yürüyüş" kitabımın 3. Bölümde "Seyyahların, Gezginlerin, Tarihçilerin, Araştırmacıların Gözüyle Ergani" başlığı altında (s: 260–261), Kamus-u A'lâm'in Ergani ile ilgili kısmını, Ecevit Odabaşı'nın yayınlanmamış okul bitirme tezinden aktarmıştım.
Tarih bilim uzmanı Abdurrahman Üzülmez, yakın zamanda, bana Kamus-u A'lâm'in hem kapak fotoğrafını, hem de Ergani ile ilgili kısmın orijinalini gönderdi.
Abdurrahman Üzülmez, benim kitaptaki kısım ile orijinali karşılaştırınca bazı eksikliklerin ve hataların olduğunu belirttiği mektubunda şunları yazmaktadır:
"Bugünlerde Şemseddin Sami'nin Kamus-u A'lam adlı eserini kurcalıyordum. Kitabındaki kısımlarla orjinalini karşılaştırınca hem eksik, hem de ya baskı hatasından ya da çevirmenin daha yeni Osmanlıca'yı öğrenmiş bir acemi olmasından dolayı fahiş hatalar var. Orijinal metni esas alarak yeni çeviriyi de ayrıca sana gönderiyorum. Metindeki [] işareti içindeki açıklamalar benim açıklamalarımdır. Ayrıca bir not: Şemseddin Sami'nin anlatımından, kaza merkezi Maden ile Ergani'yi birbirine karıştırdığı anlaşılıyor".
Mektubu okuduktan sonra, "Çayönü'nden Ergani'ye: Uzun Bir Yürüyüş" kitabımdaki kısımla, Abdurrahman Üzülmez'in gönderdiği çevriyi karşılaştırdım. Bazı yerlerde farklılıkların olduğunu bende gördüm.
Yanlışlıklardan arınmanın ve hatalarımızı düzeltmenin erdem olduğuna inanmaktayım. Ayrıca herkesin kendisine ait şeyleri en doğru şekilde bilmeleri haklarıdır diye düşünüyorum. Bu nedenle, Kamus-u A'lâm, güncel olmasa dahi, tarihi bir belge olma özelliğinden dolayı; araştırmacılara ve benim gibi Arap harfleriyle okuma-yazma bilmeyen Diyarbakırlı ve Erganililerin kendilerine ait şeyleri doğru olarak bilmeleri gerektiğini düşünerek, Kamus-u A'lâm'in kapağını, kitabın Ergani ile ilgili orijinal kısmını ve de Abdurrahman Üzülmez'in yapmış olduğu çevriyi aşağıda bilgilerinize sunuyorum. [ ] içindedeki açıklamalar Abdurrahman Üzülmez'e aittir.
|
|
ERGANİ: Diyarbekir vilayetinde ve Diyarbekir şehrinin takriben
ERGANİ: (Yahud Ergani Madeni) Sancağı üç sancağın biri olup, vilayetin cihet-i garbiyesinde vaki' ve şimalen Bitlis ve Erzurum, garben Harput, cenuben Halep vilayetleriyle, şarken dahi nefs-i Diyarbekir sancağıyla mahdut ve muhattır. Kısm-ı şimalisi dağlık ve kısm-ı cenubisi dahi düz olup, cenubda yalnız bu sancağı Diyarbekir sancağından ayıran (Karacadağ) zikre şayandır. Şimal cihetinde ise Akdağ silsilesine merbut birçok dağlar bulunur. Murad çayı livanın şimal kısmı yani Palu kazası içinden geçtiği gibi Harput vilayeti dâhilinde Fırat'la birleştikten sonra dahi sancağın garbî kenarından geçerek, Harput vilayetinden tefrik ediyor. Dicle ırmağını teşkil eden nehirlerin biri ve asıl Dicle ismiyle yad olunan yaşlıca kolu dahi bu sancakda neb'an eder. Fırat'a mensup olmak üzere birkaç küçük nehir dahi sancağın kısm-ı cenubisini irva ederler. Arazisi oldukça münbit ve mahsuldar olup başlıca mahsulâtı buğday, arpa, susam, pirinç vesair hububatla pamuk ipek kozası, üzüm vesair meyvelerden ibarettir. Ziraatça Diyarbekir vilayetinin birinci sancağı olup, senevî bedel-i a'şarı iki buçuk milyon guruşa karibdir. Ağnam vesair hayvanatı dahi külliyetli ise de, bu cihetce Mardin sancağından geridir. Ormanları pek az olup, Eğil nahiyesinde ve Palu kazasında yalnız mahrukata elverişli bazı ormanlar bulunur. Madence bu sancak pek zengin olup, merkez livanın civarında vaki'
|
|
Ergani madeni bakır ve demir ve kibritten[kibrit: kırmızı yakut, altın, kükürt, kibrit] mürekkeb pek namlı bir maden olmağla, şimdiki halde senevî 12 milyon kıyye raddelerinde cevher alınıyor. Ancak civarında orman veya kömür madeni bulunmadığından, izabesiçün lazım olan mahrukatça sıkıntı çekilerek, bi-hakk(ın) istifade olunamıyor. Palu kazasında dahi tomar halinde kibrit-i nuhastan[nuhas: bakır] ibaret bir maden bulunup, (Hoşiyan Madeni) ismiyle ma'ruftur, ki cevherinden yalnız yüzde beş ila on arasında bir mikdarda bakır alınıyorsa da, etrafında mahrukata yarayacak ormanlar bulunduğundan, istifadeyi muciptir. Eğil nahiyesinde dahi cüz'i gümüşü havî bir kurşun ma'deni bulunup, ihraç olunmaktadır. Çermik kasabasında nafi' bir ılıca dahi vardır. Sancağın musaha-i sathiyesi takriben ve tahminen 8 000 murabba kilometre [murabba kilometre: km kare] olup, ahalisi dahi yüzbin kişi raddelerindedir, ki bunların cüz'i mikdarı Ermeni vesair olarak Hıristiyan ve kusvu[çoğu] [kusuvru yazıyorsa da doğrusu kusvu olacak] kamilen müslim olup, Kürt ve Türk cinslerinden mürekkeptir. Lisan-ı umumî Türkçe olup, Kürtler beynlerinde Kürtçe konuşurlar. Kürtlerin ekserisi dahi sakin olup, yalnız (Karakeçi) ve (Şarabî) aşiretleri ekseriya hayma-nesin halinde bulunurlar. Derun-u Livada beş rüşdiye mektebi ve birkaç medrese ve mekteb vesaire bulunur. Enbiya-ı 'izamdan bir iki zatın makamlarıyla sahabe-i Resulüllah (sav) ve meşahir-i evliya ve guzzattan birkaç zatın merkad-ı şerifleri dahi bu sancakda bulunup, ziyaretgâh-ı inamdır. Ergani sancağı ber-vech-i zir 4 kaza ve 6 nahiyeye münkasımdır:
Kaza Nahiye
Ergani} Ergani, Eğil
Siverek} Bucak, Karakeçi, Karacadağ
Çermik Çüngüş
Palu
e-posta: muslimce@yahoo.co.uk