BÜLENT TEKİN
UMUT’UM UÇARKEN…
-Tüm
babalara…-
Yüreğimdeki
dalgalanmalar içime işlemiş. Hüzün ve üzüntü üretiyor. Mutsuzluk içinde
Umut’tan da yoksun olarak zar zor nefes alıyorum. Kutsal kitaplarda yazıldığı,
Tanrı insanı kendi suretinden yarattı örneği gibi dünyaya getirdiğim oğlum
yuvadan uçtu. Bir baba olarak ölüm sonram beni yeryüzünde temsil etmesini
beklerken bir kez olsun düşünceme önem vermeden gitti. Oysa benim bebeğimdi o.
En iyi eğitim ve yaşam şartlarını maddi gücüm doğrultusunda esirgemeden
görevimi yaptığım inancındayım. Ama o hayat arkadaşını-benim, eşimin, kızımın
düşüncelerini sormaksızın-seçerken, bir çaresizlik içinde bıraktığı ailesine
sözde bir cezalandırmayı amaçladı. Yaşam bu kadar gerçek işte! Ayrılık bir ölüm
gibi sinsi sinsi yüreğime kazındı, kansız, pıhtılaşmasız ve fizik kuralları
dışında salt bir ruh bozumu olarak. Ayrılık, yaşayan bir canda ruhun ölümünü en
güzel betimlemesiyle öğretiyor insana bir yazar olsan dahi.
Oysa ne dolu dolu
konuşurduk, ne çok sarardım, ne tatlı tatlı öperdim bir bebek güzelliğinde(ki)
yüzünü. Şimdi geriye bir ahh! diyerek göğüs geçirmek kaldı. Acı-artık-huzur
tatmayan kalbimi kemirmeye başladı. Yüzünü, duygulu ifadelerin kapladığı o
melek yüzü özlüyorum. Ama hayat idealistlerin ya da materyalistlerin yaptıkları
felsefeyle tam açıklan(a)mıyor bu noktada. Bütün felsefi açıklama bir saman
alevi gibi parlayıp sönmekten ileri gidemez. Çünkü, “Hayır, istediğimi
yapacağım, yapacağım!” diyen düşüncenin önünde direnişiniz ancak bir alev
parlayışı gibi çabucak söner.
Nefesi tıkanmış,
nerdeyse boğulacak gibi, bir sorgucunun karşısındayım. Hesap veriyorum
sorgucuya iyiliği, güzelliği, ahlâkı, onuru ve yakışanı söylemenin suçluluğu
içinde oğlumun susta kaldığı bir izbede. Korkunç bir heyecan basmış damarlarımı
adeta çatlatacak… Sanki şurada burada tek tük ışıklar titreşiyor. Bir hırs
kumkuması içinde olduğumu haykıran oğluma karşı öfkem kabarmadan susuyorum. Ama
içimde beni dinlemeyen bir ses çığlığı basıyor ve benim dışımda kimse duyamıyor:
“Hayır, istediğini yap ama yarın mutsuzluğunu görmek istemiyorum!”
Hayat her şeye karşın
devam ediyor. Biz çocuklarımızı annemizden çok sevmedik mi? Çocuğumuz da bizi
sevmeyecek ve belki de o, çocuğuna haykıracak. Kim bilir? Kendimi çok komik,
acımasız bir paskal kalıbı içinde sevinen(!) hissediyorum, tiksiniyorum.
Çocuklar gibi ağladığımı bir gören olmasın, bu iğrençliğin acısını belki bir Tanrı
cani için duyumsayabilir. Ve belki de bu acıyı insanı kölelikten özgürlüğe,
oradan da olgun bir kişiliğe ulaştıran bir derviş duyumsayabilir. Alçak
gönüllülükle iradeyi tam egemen kılan, özgürlüğü ise tutsaklık zincirine
takmadan ruhuna işleyen adamlar…
Benimle hesabını
kesen, varım yoğum oğlum için benim bir önemim kalmadı mı? Annem çocuklar
melektir derdi, ilk oğlum öldüğünde o bir melektir, uçtu gitti demişti. Onun
adını koymuştum bu yeni meleğime bizlere bir “Umut” olsun diye… Aklım
hapsedildi, ruhumda çatışan duygularım yetiyor bana…
Denir ki çocukların
suçu yok, onlar birer melektir: Çünkü cennette elmayı yiyen büyüklerdi. Denir
ki suçlu olan yaşam ve insanın ta kendisidir. Çünkü insana cennet verilmesine
karşın, iyilik ve kötülüğü bilme ağacından elmayı yiyerek dünyadaki özgürlüğü
seçmişler… Ve aynı özgürlük ateşini Promethe(us) mutsuz olacağını bile bile göklerden
çalmıştır. Ve benim umudum yazarın dediği hatalarla dünyanın diğer ucuna
gidilir, ama geri dönülmez deyişini bilir. Biz bütün çocuklara karşı suçluyuz.
“Pırrr” diye uçan bütün kuşçuklara, çocuklara, meleklere karşı suçluyuz.
İnsanların dünyasına gelmek gibi bir suçumuz var. O vahşi, su katılmadık
kötülükler içinde boğazına kadar günaha batmış olarak, tüm hırpaniliğimize
rağmen iyilikleri hiç öpemediğimizden dolayı suçluyuz. İçimde ete kemiğe
bürünmüş düşüncelerimi yazmaya sayfalar yetmez, yeri de değil. Kuşçuğumla
ilgili ise, kalbinde benimle ilgili nasıl bir anı kalacağını Allah bilir! Bir
anı kalacak mı acaba?