BU ÜLKE / BEN, SEN, O, BİZ, SİZ, ONLAR

(Egemen kediler adına değil,ezilen fareler adına)

       Güngör KIZILBAĞ

Eğitimci, Araştırmacı Yazar

 

Yakışıklı bir gençti; çok düşünür az konuşur, sıradanlıktan korkardı,çocukluğunda duyduğu büyük laflar ve İçinde büyüyen sınırsız dünya, okul sıralarında geçen burkuntulu akşamlar, hayatın içine dalmak ya da kenarında kalmak korkuları, mutsuzluk dolu ilkbaharlar, coşkun geçen kışlar, düşünceleriyle gerçekler arasındaki uyumsuzluk, derin hüzün,kasırgalar, meltemler, tüm dünyayı vuran dev dalgalar, ılık köy akşamları, yüksek kaldırımlarda hovarda voltalar, Levantenler, kompradorlar, paryalar,yüksek düzeyli bıkkınlıklar, usançlar, cami duvarının dibine bırakılan   bebekler, Fatma teyzenin su böreği, parıltılı masalarla donanımlı pizzacılar.Yakışıklı bir gençti, okuyordu, izliyordu, arıyor muydu, kaçıyor muydu belli değildi ama büyüyordu Ali!

           Gözde.Anne babasının gözdesi,zeki kız.İşte üniversiteyi bitiriyor.Geçen ay cafede kaybettiği lap-topu ve son erkek arkadaşının ihaneti,arkadaşlarının kıskançlıkları,aşka dair okudukları ile yaşadıkları,lümpen ve züppe insanlarla bilimsellik arasında kuramadığı o bağlantıya rağmen yine de farklıydı ve henüz sıradanlaşmamıştı.Asude bir çocukluk,sonra kuşatıcı bir realiteler dünyası.Mezuniyet hediyesi olarak sevgili babasının aldığı arabaya bile sevinemiyordu,o arabayla meçhule doğru uzun bir yolculuğa çıkmak,yorgun ruhunu,daralan göğsünü açıp ferahlatmak, serinletmek arzusunda.Kendisine çizilen senaryoyu anlamıştı.Bu ülke ona dar gelmiş olmalı ki Amerika’ya gitmesi planlanmıştı.Ya ama daha ben sınavlardan yeni...?Hayır o kadar yatırım Amerika’ya gitmesi içindi.Yaşam Amerika daydı buralarda yaşam yoktu.Çocukluk arkadaşları,kuzenleri,teyzeleri,babaannesi..şöyle ağız tadıyla doya doya bir arada oturamamışlardı.Eylül de Newyork’ta olacaktı,gidiyordu,gurbet türküleri, birkaç kürdili hicazkar kaset,Ankara havaları,ege türküleri valizine konuldu,ayrıca annesinin eskimiş cızırtılı Pink Floyd albümleri de bir yerlere tıkıştırıldı.Uçak havalandı,kızları Gözde bir süre sonra gözden kayboldu!

            Uçsuz bucaksız bir bozkır,iş yok güç yok.Ya bu başlık parasını nereden bulurum ben.On beş yıl pamuk toplasam ancak toplarım bu kadar parayı.”Yarın gidiyoruz Hasan, sabah kahvenin önünden kamyon kalkacak Adana  ya,dayınlarla sen de gel,biraz para kazan,tamam mı?”Ulan Canısı burada,ben orada bu ne menem iştir.Kaç  yıldır ne kazandım ki bu pamuktan?Anne yok,baba yok,bir dayımın karısı o da hasta, ben evlensem ne olur ki? Ulan İstanbul’a gidip hamallık mı yapsam?Bodrum da klüplerde de iyi para varmış.Hasan kamyona bindi ne yere Ne de göğe bakamıyordu,öylesine bakınıyordu işte!Elde var umut!Şu pamuktan sonra İstanbul’a atacağım kendimi.Kamyon ,Urfa-Antep karayolundan Adana’ya bir şeyler taşıyordu!

             Bu ülkenin insan öyküleri yazmakla bitmez,her öykü farklı detaylar içerse de sonuçlar birbirine yakındır. Neden? Nedenleri çok olsa da birkaçı çok belirleyicidir.Bir realite olarak ifade edelim. Son iki yüz yıllık insan   öyküleri daha bir benzerdir.Bu ülkenin insan öyküleriyle kendisi adeta özdeştir. Osmanlının son iki yüz  yılını bir insan öyküsü,bir insan macerası gibi görmek ve değerlendirmek daha sağlıklı dersler çıkarmamız

 sonucunu doğurur diye düşünüyorum.

             Şimdi konuyu ana hatlarıyla tez ve antitezleri sonraki yazılarımızda ele almak üzere özetleyelim:

             Bu ülke Osmanlının devamıdır,ondan doğmuştur,Osmanlı padişahları ya da yönetimi batılılaşma politikası izlemişlerdir,çünkü Osmanlı zaten batının içindeydi hatta batının kendisiydi.Özellikle sanayileşme sonrası batıcılık temel saray politikasıdır.Bu batıcılığın nasıllığı tartışılabilir ama kendisi tartışılamaz. Osmanlının Cumhuriyete miras bıraktığı modern kurumlar ve düşünce birikimi gerçekten derinlemesine   irdelenmelidir.Hangi Osmanlı padişahı batılılaşma politikasını uygulamamıştır ya da karşıt bir politika   izlemiştir?Şeklinde bir soru sorup cevap ararsak doğru cevap ortaya çıkar.

              Peki batı neydi?

  Batı Grek-Roma tarzından,kilise monarşizmine kayan feodal bir yapı olarak ortaçağ dan geçmiş,Rönesans,Aydınlanma,modernizm,post modernizm olarak devam eder. Modern felsefe Descartes ile başlayıp, Aydınlanmadan geçen,Kant’la gelişen,oradan da pozitivizme varan düşünce zinciri.17.yüzyıldan 20.yüzyılın İlk yarısına kadar sürer.Son dönem Osmanlı aydınları genelde pozitivisttirler. Arnold Toynbee; modernizmin 1.Dünya savaşı ile bittiğini ve yeni bir dönemin başladığını söyler.Batılı aydınlar 1943 yılı sonrasını postmodern dönem olarak ifade ederler.

                Modernizm ; aydınlanmanın ilerleme fikrini fikrini temel alarak insanlığın daha iyi ve üstün amaca doğru  hareket ettiğini kabul eder.Bu üstün amaca ulaşmak için de yine aklın ve bilimin egemenliğinde her alanı     kurumsallaştırır. Her alanda doğrular,her alanda kuramlar,her alanda sistemler dönemi. Sonuçta,bilişsel  araçlar,ahlaksal kılgısal  ve estetik anlatım,uslamlama,kapsamlama ve kurgulama uzmanların denetimi altına  girdi.Ortaçağda tanrının,dinin kulluğunda olan insan bu sefer de modern çağın yücelttiği olguların,otoritelerin  kulluğuna girmiş oldu. Ortaçağda ki papazın yerini modern çağda uzmanlar aldı.Daniel Bell’e göre:”Modernist  kültür gündelik yaşamın değerlerine hastalık bulaştırmıştır.”Nedeni; emprik olarak doğrulanabilir gerçeklik anlayışının yüceltilmesi,tek biçimlendirici sıra düzenler,uzamlar,olgular yaratılmıştır.”Max Weber:”Rasyonelleşme ve entelektüelleşme(modernite)ile dünyanın büyüsü yitirilmiştir.”der. Aslında modernizmi ve post-modernizmi ayrı ayrı ele alıp tartışmak bu yazının konusu  değil ;bu yazının kapsamı, batı ile olan 250 yıllık yoğun alışverişin resmini çizmeye küçük bir katkı sunmak, görüşlerimi paylaşmaktır. Başka bir yazıda bu iki kavramı incelemek üzere kısaca bir noktayı vurgulayarak geçelim: Modernite ortaçağdan farklılaşma,postmodernite ise moderniteden farklılaşmadır.Modernite Dönem rasyonalizmi, kartezyenizmi,tahkiyeleri/anlatıları, hümanizm, kolonyalizmin çöküşünün doğurduğu şartlara tepkiler demetidir. Modernitenin düşünürleri Kant,Hegel,Heidegger, Kuhn;Wittgenstein vb.Alman düşünce adamları ,postmodernite nin düşünce adamları Fransız ağırlıklı Lyotard,Baudrillard,Foucault,Derrida gibi düşünürlerdir.Ancak gerek modernizmi gerekse postmodernizmi dünya insanlığının dimağına kültür, siyaset ve ekonominin ana yapısalcı gücüne dönüştüren nedir ya da kimdir?Bu sorununu cevabı ayrı bir tartışma konusudur.Ancak bence maalesef Türk aydını bunun cevabını Descartes’te,Kant’ta, Hegel’de aramakla yanlış yapmıştır. Bu müthiş değişimlerin arkasında birkaç filozofun olduğunu  söylemek bana hep basit gelmiştir.Filozof,aydın ve bilim adamları evet bir süreç içinde yeni şeyler ortaya koydular. Ama yeni dünyayı inşa edenler kimlerdi?

               Ortaçağın kilise ve derebeylerinin hemen yanında duran bir kesim vardı. Feodalitenin ana kaburgasını  oluşturan burjuvazi.Yani tüccar,para babası,serbest piyasa ekonomisini yüzyıllardır dünya üzerinde sürdüren kapital sahipleri. Filozofların fikirlerini,buharlı makinanın uzantılarını,açılımlarını,değişimin yönünü,hızını, şiddetini… bir kalemde hesap edip anında pozisyon alma kabiliyetine sahip kurnaz burjuva sınıfı.Yeni ticaret   yolları,seyrü sefer hızının artması, taşımada gelen kolaylıklar,teknolojinin temel değişme ve ilerleme   faktörü haline geldiğini Avrupada en hızlı kavrayan bu tüccar sınıfı feodaliteyi yüzüstü bırakıp saf değiştirdi ve yeni dünyanın direksiyonuna geçti.Kiliseyi bir kalemde silip attı. Kasıntılı, küçük beyinli, dünyadan habersiz, aptal,hantal Feodal beyleri şatolarında cariyeleriyle işret   alemlerinde baş başa bırakarak yeni bir yolculuğa yelken açtı.Yüzyıllardır kilisenin soğuk yüzüyle,Katolik din adamlarının gizil vahşi üst benlikleriyle yaptıkları ortaklıktan kurtulduğu için bayram ediyordu.Artık  kilisenin ve dünya bilmez feodal ağaların başta ticaret olmak üzere düşünce ve yaşam üzerindeki  o kasvetli   etkisi buharlaşıyordu.Aklın egemenliğinde yani burjuvanın egemenliğinde yeni ve özgür bir dünya kuruluyordu!Bu yeni dünyada aklın dışında ne kiliseye ne de derebeylerin işe yaramaz güçlerine ihtiyaç vardı.

                   18.yüzyıl aydınlanmasından 1943 yılına kadar modernizm şekillendi ve bitti.Modern çağ bu

      yaklaşık 200 yüzyıllık süreçte oluşturduğu temel olgular üzerinde yürüdü;rasyonellik,mantık,

      bilimsel/evrensel doğrular,bilimsellik,algoritmik,sistematik düşünme,pozitivizm..1.Dünya savaşı her şeye 

      tuz biber ekti ve modernizmin mitos ve tahkiyeleri yerle bir oldu.Bir zamanlar Roma putçuluğuna

      karşı yükselen hrıstiyanlık gerçeğini niteleyen modernus(Latince)dünya,tarımsal dünyanın yerini alan 

      endüstriyel sanayileşmiş modern dünya tökezlemiş ve düşmüştü.Modernizm inandırıcılığını veya

      müminlerini büyük ölçüde kaybetmiş oldu.2.Dünya savaşı ve postmodern açılımlar.Batı bu maceralı süreci  

      sorgulayarak düşünce üstünlüğünü elde etti.

                     Batı toplumunun iç hiyerarşisinde sıralama: Bilimsel söylem,Kilise söylemi,Sosyalist söylem ve

      Postmodern söylem şeklindedir.Postmodern söylem halen batı düşünce hiyerarşisinde en altta olsa da

      dünya toplumları hiyerarşisinde diğer batılı söylemler kadar egemendir.

            Peki bu ülke yani biz neredeyiz?Ben,sen,o,biz,siz,onlar nerede duruyoruz? Halen modernin

neresindeyiz? Batının öyle ya da böyle yakarak yıkarak ta olsa her zaman kendisini sorgulayarak ilerlediği bu

süreçte biz çok kaba ideolojik kavgalar vermiş bir milletiz.Düşünmeden,sağlam zemini bulmadan ideolojiler edinmişiz.

Egemen kediler adına değil,ezilen fareler adına!

             Şimdi bakın modern dönemle post modern dönemin kavramlarını alt alta koyup soruları soralım:

             Modern söylem: Aydınlanma/sanayileşme/kalkınma/ilerleme/gelişme/laiklik/değişim/devlet.     

                   Postmodern söylem:Eşitlik/özgürlük/adalet/gelişme/değişme/ilerleme/kimlik/çoğulculuk/sivil                

       toplum/post-laiklik.  

                    Soru1:Tüm bu olguların ne kadarı,Helen,Roma kültüründe Semitik kültürde;Yahudilik,

        Hrıstiyanlık,İslam kültüründe, ya da eski dünyada Sümer,Babil,Çin ve Mısır’da vardı?

                    Soru2: Modernizm ortaçağdan farklılaşmadır ama kopuş değildir.Eski dünyanın düşünce ve

        yaşam biçimlerinin evrilleşmiş biçimi olduğu için midir ki insanın bir yüzü hep geriye bakıyor,hem de 

        aslolanın geçmişte mi gelecekte mi ya da şu anda mı olduğu bir türlü cevap bulamıyor? Her şey 

        modernizmle kemale erdiyse bu nihilistik insan yaşamı neden ?

                    Soru3: Her şey balon mu?Yani mevcuttan devam eder mi yoksa tekrar en başa mı döner?

                    Soru4: Tüm postmodern açılım ve sorgulamalara saygı duymakla birlikte,birkaç kez insanlığı

        sert kavşakları alamayarak uçuruma yuvarlayan modernite bundan sonra hangi kavşağı alamayarak

        insanlığı hangi uçurumdan aşağı fırlatacak?

                    Soru5: Çağcıl dünya acaba adını koyamadığı bir çağın çağdaşı olmaya mı çalışmaktadır?

                              Ya da bir Erzurumlu teyzemizin tesbiti:”Ula oğul her şeyimiz oldu ama herkes bir yere gitti,

        Ne edeyim böyle serveti?..

                            Yararlanılan Kaynaklar 

               1.Postmodern Sosyal Analiz ve Postmodern Eleştiri,John W.Murphy,Paradigma Yay.2000

               2.Postmodernizm ve İslam,Küreselleşme ve Oryantalizm,Y.Aktay,A.Topçuoğlu,Vadi Yay.1999

               3.İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı,İlber Ortaylı,Alkım Yay,2006

               4.İki Kader İki Lider,Harun Özdemir,Zvi-Geyik Yay,2003


HİCRET

Güngör KIZILBAĞ

Eğitimci, Araştırmacı Yazar

 

Hicret,insani,evrensel,doğal bir yönelimdir.O, insanın,o saf,toprak kokan,dağlara,ağaç yapraklarına tutunmuş,

havaya,suya,göklere,okyanuslara,sevgiye,merhamete,adalete…doğru akan potansiyelidir.İnsan akar durur,bir durumdan diğerine;havanın değişmesi,suyun akması,gece ile gündüzün,mevsimlerin değişimi gibi.Acıkır,doyar,

kinlenir,affeder,kirlenir,arınır,ağlar,güler,yalnız kalır,kalabalıklaşır,arar,bulur,solar,sonra yine açar…bir halden diğerine gider de gider.Bir sükuna doğru,sevgiye,merhamete,adalete,anlama,öteye,sonsuza doğru bir devinim,

ufuksuz bir çizgiye doğru sanki.İnsan bu,o bir akışın,bir rüzgarın,bir dalganın,bir tadın,bir kokunun,bir rengin ötelere,sonsuza,anlama uzanan bir kesiti,kısa bir anı gibidir yeryüzünde.

    Hicret ön bir aydınlanma,derin bir iç çözümleme,hayatın,evrenin,insanın,egonun,Allah’ın doğru anlaşılmasıyla başlar.Önce derin bir sükun,bir sessizlik,içe doğru bir yolculuk,hikmeti arayış,ne,nasıl,niçin,kim sorgulamalar,

doğruya,iyiye,sevgiye,Allah’a dönen bir kalp ve beyinde cereyan eden yoğun bir trafik...Yeni bir nefes,yeni bir

tarz,yeni bir hayat;kokuşmuşluğun,eskimişliğin,hurafenin,şirkin,inkarın,sömürünün,köleliğin,bilcümle batıl inanç ve zorbalığın insan üzerindeki ağırlıklarını,zincirlerini kırmak için yavaş yavaş sökün eden aydınlık yüzler,erdem yüklü adamlar derinden ,okyanuslardan gelen rüzgarlarla doldururlar yelkenlerini…

     Bakmışsın bir yerlerde İbrahim adlı bir genç gayet yüksek düzeyli bir algıyla çıkmış sorguluyor putları,

yıldızlara tapıcılığı,uyarıyor babasını,akrabasını,çevresini.Firavun’un karşısında görüyorsun Musa denen soykırım

dan kıl payı kurtulmuş bir özgürlük elçisini.Lut’u görürsün sapık bir toplumu ıslah etmeye çalışırken,Şuayb’ı,

Yakub’u sabrıyla ve Yusuf’u görürsün zindanın karanlığında aydınlık vizyonuyla.Davud’u,Süleyman’ı,daha önceleri Nuh’u ve Adem’i…Anlatırlar,öğretirler,uyarırlar;güzel sözlerle,mantıkla,güzel bir konuşma biçimiyle,

Merhametle,sevgiyle.Allah’ın görünen ayetlerini,yazılı ayetlerini anlatırlar,okurlar,sebepleri ve sonuçları,ilahi ve değişmez yasaları açıklarlar.

      Dinleyenler dinler,anlar,inanırlar.Bazıları ise seçemez bir türlü bu kolay yolu.Sonra görürsün hicret kervanlarını;Nuh’un gemisini sular üstünde akıp giderken,İbrahim putu kırıp ateşten kurtulmuş gidiyor

Dicle’nin kıyısından Filistin’e,Mısır’a ve Arap yarımadasının güneyine doğru.Musa’yı Kızıldeniz’in

 kıyısında vakur ve kararlı.Lut’u görürsün gece yarısı yanındaki birkaç inanmış insanla sapık bir toplumdan

uzaklaşırken.İsa, insanları kendilerine kul etmeye çalışan hahamlara bir şeyler anlatamamanın hüznüyle arkasını havraya dönmüş Nasıra’nın köylerine doğru uzaklaşıyor.Ve son elçi çok sevdiği Mekke’ye bir tepeden buğulu gözlerle bakıyor!

      Birden yepyeni aydın,her türlü karanlığa kapalı uygarlık ortaya çıkıyor!Üzeri şirkle,zulümle,kapkara tozlarla

örtülmüş varlıklar insan olarak yeniden doğuyor,başka bir yerde,başka bir mekanda özgürce,insanca,engin bir ruh

ve parlak düşüncelerle kendileriyle,saf,berrak doğalarıyla buluşuyorlar.Kaliteli,ilkeli,sevgi dolu,onurlu,anlam yüklü bir yaşam tarzına erişiyorlar.Her türlü yozluğa,karanlık fikirlere,köleliğe,Allah adına insan aldatmaya,

puta,sapkınlıklara,manipülasyona,zincire ve prangaya paydos!

      İnsanlık uygarlığı hicretle kurdu.İnsan, doğasına ve yaratılış amacına aykırı olan tüm büyülü dekorlara,saraylara,süslü laflara bir süreliğine teslim olsa da veda edecektir;hep ama hep içinde var olan Yüce Yaratıcının yoluna doğru olacaktır,ulaşsa da ulaşamasa da.Firavunların oyunları,büyücülerin büyüleri,belamların

(insanlara Allah adına yalan söyleyen hahamlar,rahipler,din adamları)basit çıkar ilişkilerinden düşündükçe,

sorguladıkça,kendine sahip çıktıkça bir süre sonra hicret edecektir.İnsan çektiği acılardan uzaklaşmak için de hicret eder.Ahmet Hamdi Tanpınar’ın ‘Beş Şehir’inde ki Balkan savaşlarından sonra,döndüğü memleketinde evini,eşini,anne babasını bulamayan ve bir yerlere doğru giden Erzurumlu bir adamın dediği gibi:”Nereden geldiğimi söyledim ya artık nereye gittiğimi sormanıza gerek var mı?”

    Hicret önce yalandan,şirkten,fısktan,küfürden uzaklaşmakla başlar.”Vesbir ala ma yekulune vehcürhum hecren cemila-Onların söylediklerine sabret ve yanlarından güzellikle ayrıl.”(73Müzzemmil 10)En sonunda yepyeni bir uygarlık doğmasıyla devam eder.Bu evrensel bir realitedir,sünnetullahtır.” Allah’ın arzı geniştir,O’nun rızkı her yerdedir,özgürlük her şeyden daha değerlidir.610 yılında başlayıp Muhammed (a.s)ın 622 de Mekke’yi terk etmesiyle başlayan İslam uygarlığı 50 yıl geçmeden tüm dünyayı aydınlattı.Medine de onları misafir eden o mümin topluluk tüm çağların gelmiş geçmiş en muhteşem yardımlaşma ve dayanışma örneğini gösterdi.Muhacir kardeşlerini bağırlarına bastılar,onlara asla ihanet etmediler,onları satmadılar,kanlarının son damlalarına kadar her türlü saldırıyı beraberce savuşturdular.Hepsi Kuran’ın ifadesiyle razı olunmuş olarak ahirete hicret ettiler.

 “Onlardan önce oraya (Medine’ye) ve imana yerleşmiş olanlar,kendilerine göç edip gelenleri severler;onlara verilenlere içlerinde bir arzu duymazlar,kendileri zorluk içinde bulunsalar bile,onları kendilerinden önde tutarlar.

Kim nefsinin cimriliğinden korunursa,işte onlar kurtuluşa ulaşanlardır.”(59 Haşr 9)

“İnanıp hicret eden ve Allah yolunda cihat edenler ve onları barındırıp yardım edenler;işte onlar gerçekten

inanmışlardır.Onlar için bağışlanma ve cömertçe rızık vardır.”(8 Enfal 74)

 

      Merhum Dr.Ali Şeriati’nin deyimiyle öze dönüş hem Müslüman, hem de diğer birey için kaçınılmaz bir arayıştır.Bir gün İslam coğrafyasında yaşayan insanlar esas hicreti ;öze dönüşü başlatmak yepyeni uygarlığa çoluk çocuk koşmak zorundadırlar.Kuran’la sağlıklı,önyargısız,her türlü yönlendirmeden uzak bir şekilde,tarihi birikimden de yararlanarak buluşmak ve ilk hicretini başlatmak durumundadır.İnsan kurban eden,kapitalist,

bencil,saldırgan,yalan ve aldatma düzenlerinden sonra gelecek zamanlara hazırlıklı olmak için.Çünkü bugünün üretim,tüketim sistemleri,yaşam stilleri başka bir dünyaya evrilecektir.Doğaya,insana,Allah’a, hukuka,adalete,

merhamete bu kadar karşı,bu kadar kan döken,savaş çıkaran bu mekanizmalar tarihteki benzerleri gibi yok olup

gitmeye mahkumdur.Firavun tuzak kurar ama kötü tuzak sahibine dolanır ve büyücüler Müslüman olup Musa’nın safına geçerler.Modern, teknolojik,insani olmayan bu uygarlık kendisinden,kendi ürettiği putlardan,değerlerden

o ruhunda toprağın doğallığı bulunan insanın kaçışına ve kendisinden nefret etmesine engel olamayacaktır.Su akıp yolunu bulacaktır.Allah’ın işleyen yasası budur.

      Dünya hicretlerle en büyük devrimleri yaptı.En büyük katkıyı doğru inancın ve özgür düşüncenin öncüleri olan peygamberler yaptı.İnsanın ‘La İlahe İllallah’ilkesine dayanan yaşam biçimine doğru olan doğal göçü dünya var oldukça devam eder ve buna hiçbir kuvvet engel olamaz.Bütün mesele Allah’ın ayetlerini yani evreni ve Kuran’ı doğru okumaktan geçer.   05.06.2006

 


 

ana sayfa