• İnternet Dünyasına Açılan Sevgi Penceresi
  • İnternet Dünyasına Açılan Sevgi Penceresi
  • İnternet Dünyasına Açılan Sevgi Penceresi
Kitap Okuma Anketi
Kitap Okuyor musunuz?
 
Yasal Uyarı
Bu sitede yayınlanan bütün eserlerin çoğaltılması, izinsiz olarak bestelenmesi yasaktır! Buna uymayanlar hakkında, 5846 ve 411 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu, 3257 sayılı Sinema ve Muzik Eserleri Kanunu Hükümleri gereğince hukuki işlem yapılacaktır. Sitede yayınlanan şiir, yazı ve hikayelerin telif hakları sahiplerine aittir. Ancak Naci Gümüş imzalı yazı, şiir ve hikâyeler; isim anılması, kaynak gösterilmesi şartıyla alıntılanabilir.
Twitter'den Takip
Sitemizi Mavi Kuş'u tıklayarak Twitter'da paylaşın.
Site İçi Arama

PostHeaderIcon İZMİR CUMHURİYET EĞİTİM MÜZESİ YENİDEN AÇILIRKEN

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 6
ZayıfEn iyi 

Restorasyon Öncesi Müze Yönetim Sorumlusu ve Kurucu Müdür olarak Son On Yıllık (2006-2016) mücadelemden ve müzenin, tarihi müze binasının öneminden, geçmişinden, tarihinden bahsetmeden evvel müzenin yeniden açılışını memnuniyetle karşıladığımı, sevindiğimi belirtir;  ilimizin eğitim tarihine ışık tutacağını, tarih bilincinin gelişmesine, müzeciliğin önemine katkı sağlayacağını umuyorum.NaciGumus

Yer: İzmir ili, Konak İlçesi, Karataş Semti, Turgut Reis Mahallesi. 305 sokakta 50 numaralı Ahşap kâgir bir bina. Bağdadi duvarlar. 3 omuzlu çatısı, çatının eğimleriyle dış görünüş itibariyle estetik bir duruşu gösteren tarihi bina. 1820’li yıllarda kimsesiz Ermeni çocuklarını ıslah evi olarak hizmete başlamışsa da binanın yaşını tam olarak bilmiyoruz. Tahmini ve takribi 200 yıllık bir bina. Tünel diyebileceğimiz bir geçitle birbirine geçen iki binadan oluşan bir bina. İkinci Bina taş duvar ve başka tarz mimari.

Bina Sahil tarafından, Mithatpaşa caddesinden bakışa alındığında, ön planda görkemiyle taş bina; daha zarif olan ve 305 sokak tarafını ön cepheleyen ana binayı adeta saklar. Karataş Lisesinin çapraz karşısında 105 basamaklı merdivenlerle tırmanırken 51. basamakta, sağda, sol kenarında mavi yuvarlak bir metal ortasında beyaz renkli 4 numara taşıyan eski tarihi demir parmaklıklı bahçe kapısından binaya giriş yapabilirsiniz. Tarihin derinliklerine yolculuk için. Bahçe dedimse ahım şahım bir şey değil ama yine de güzel. En azından denize nazır. 90 metre kare balkonumsu bir alan. Koca bir dut, aşısız koca bir dut. Yani Meyve yapmayan bir dut ağacı derin yarıklar açmış. Bahçe isnat duvarı ve tabanı alttaki tarihi gecekondu görünümlü, 2 şer katlı küçük yapıların üzerine kayacak gibi duruyor. Böyle bir tehlike de var yani. Yan duvar bina yerinin eğiminden, engebeli araziden dolayı bir minare boyu yüksekliğindeki duvarın dış cephesinin tam orta yerinde fırlayan, bir hayli de yaşı olan koca yalancı incir, duvarı patlattı, patlatacak. Yamanan çatlaklar, her yıl yeniden ağzını açan yarıklar cabası. Ama çok yaşlanmış olsa da, bahçenin ön cephesini boydan boya demir parmaklıklara sarılarak çevreleyen üzüm asması yeşilliği iç açmıyor değil. Ne yazık ki iyice yaşlanmış, dutun iki dalı arasında sıkıştırarak içine aldığı gövdesi adeta boğulmak üzere. (Restorasyon sonrası halini bilmiyorum)

Ana bina girişi üstten. Girişte, zemin bir salon, 4 büyük oda. Birinci bodrum kat ara kat yani iki küçük oda, bir aralık, mutfak, minnacık bir küflü ambar. Denize doğru dikdörtgenimsi açılan bir diğer oda vardır ki aydınlık ve deniz manzaralı. Aslında oda değil, balkonmuş. Üstünü örterek,  yanlarına pimapen pencere takarak, üstüne saç ve mikale geçirilerek odaya dönüştürülmüş. Devam edersek bir geçitle 2. bodrum kata iniyoruz. Orda da bir hol, iki salon, bir oda. En alt bodrum katı kot farkı nedeniyle deniz tarafından bahçeye sıfır.  Yani size tuhaf gelebilir. Bir binaya, apartmana giriş yaptığınızda alttan yukarı çıkarsınız. Burada tam tersi üsten aşağı iniyorsunuz.  Arsanın yapısı, eğimi yapıyı böyle ilginç konumlandırmış.

190–200 yıl öncesinde İzmir eyaletinin, (eyalet diyorum çünkü İzmir 1867 yılına kadar eyalettir, 1867 yılındaki Valisi de Sabri Paşadır) tenha ve mutena binalarından biri olan ve 1964 yılına kadar da eğitim yuvası olarak, sonrası değişik amaçlarla yine eğitime hizmet maksadıyla kullanılan, şimdilerde can çekişen müzesiyle binasıyla müzelik olan bir müze binası. Yetkililerce, bağlı üst birimlerce görmemezlikten gelinen, yok sayılan bu bina 2003 yılında Kültür Varlıklarını Koruma Kurulu tarafından 2.Grup korunması gereken kültür varlığı olarak kayda alınmıştır. Ama hiç kimse korumamıştır. Kendime ve Hasan ELÇİLER'e haksızlık etmemeyim. Hasan Yardımcı personelimdi.Tarih bilinci, müzecilik anlayışı yok olunca, burası da yok sayılmış. “Müzedir işte yav, ne olacak. Cek cak…” ‘Cek Cak’ ki Bir gazetenin Ege ekinin müze ile alakalı haberinin manşet heceleri.

1865 yılında Karataş’ın inşasıyla Müslüman, Ermeni, Musevi çocukların 1950 lere kadar birlikte okuduğu bir okul. 1964 yılına kadar da “Duatepe Mektebi” olarak hizmet vermiştir. Latin harfleriyle ilk tedrisatın yapıldığı bir ilkokul. 1964 yılında şimdiki Duatepe Anaokulu, birkaç yıl öncesinin İlkokulu, ilköğretim okulu binasına taşınılmış ise de idare 1969 yılına kadar burada kalmış, binanın diğer bölümleri İzmir’in 18 ilçesine süt dağıtım merkezi olarak iş görmüş. Sonra arşiv binası olmuş. Arşiv hangi yıl taşındı bilemiyorum ama 1996 dan itibaren Cumhuriyet eğitim Müzesi adıyla tarihteki yerini almış. Kader beni buraya nasıl getirdi, neler oldu, neler bitti; şimdi gelelim onun hikâyesine:

Meslek hayatımda 2006 yılında bir değişiklik oldu. Yeni bir süreç başlamıştı. İl Millî Eğitim Müdürlüğüne bağlı Cumhuriyet Eğitim Müzesine Yönetim Sorumlusu olarak görevlendirmem yapılmıştı. Millî Eğitim Bakanlığının “Her İlde Türk Eğitim Tarihi ve Teknoloji Müzesi Kurma Projesi” çerçevesinde, eğitim müzesi olan illerde de iyileştirme, geliştirme çalışmalarının yapılması, proje formatına uygun bir yapılanmaya gidilmesi isteniyordu. Bu amaçla görevlendirilmiştim.

Cumhuriyet Eğitim Müzesinde Müdür olarak, daha doğrusu norm kadrosu olmadığından müze sorumlusu olarak 1 Ağustos 2006 tarihinde göreve başladığımda, yaptığım incelemede “durum tespit raporu” hazırlayarak İl’e sundum. Müze, Eğitim Müzeleri Yönetmeliği doğrultusunda, bakanlığın izniyle 1995 yılında Balçova’daki Eğitim Araçları ve Donatım Merkezi bünyesinde kurulmuş, bir yıl sonra da yine bakanlığın izni ile şimdiki tarihi binaya taşınmış. Göreve başladığımda bina çok perişan vaziyette idi. Binanın içi daha da perişan. Kırık dökük eşya ile doldurulmuş, toz toprak içerisinde bir depodan farksız. Kütüphane kurma düşüncesi ile toplanan binlerce kitap, ya kolilerde, yer yer rastgele üst üste yığmalarla kütüphane olarak tasarlanan salona atılmış. Bahçe ve ek bina kapıları paslanmış ve çalışmaz vaziyette. Elektrik tesisatı, sıhhi tesisat berbat. Kırık,  dökük hiçbir işe yaramaz eşya ile doldurulmuş, çürümeye terk edilmiş bir depo gibi.

Müzenin kurum kodu, norm kadrosu olmadığından Personelin tamamı görevlendirme. İlk olarak genel temizlikle işe başladım. Gelişi güzel üst üste istif edilmiş eşya ve Müzelik envanteri tasnif ederek, sergilenmeye değer olanları temizledikten sonra orta katta teşhire koydum. Ziyarete açık salonu müzelik araç gereçle zenginleştirdim. Açıklamalı etiketler hazırlayarak her müzelik aracın önüne koydum.  Müzenin genel ilaçlamasını yaptırdım.  İlk kez Desimal dosya sistemini oluşturdum. Ziyaretçi defterini açtım. Müze adına Web sitesi hazırladım, e-mail adresi aldım, dört sayfalı tanıtım broşürü hazırladım. Okullarımızdan alınan Cumhuriyet öncesi ve sonrası Osmanlıca belge, şahadetname, öğrenci karnesi ve diplomaları, ders etkinliklerini gösteren fotoğrafları sergileyerek Latin Harfleriyle Türkçe ifadelerle etiketlendirdim. Binanın çok yönlü keşfinin yapılmasını sağlayarak gerekçe raporu ile birlikte acil onarım talebini ilgili birimlere iletimse de maalesef bir netice alınamadı.

Ben, üzerime düşeni hiçbir olumsuzluktan etkilenmeden yapmaya devam ettim. Aylar süren araştırmalar sonucu müzenin ve binasının tarihçesini hazırlayarak pano olarak basıp giriş katındaki salona astırdım. Ek binadaki tasnif ve tasfiye işleminden sonra iki salonu kütüphane olarak tasarladım:

a)      Araştırma Kütüphanesi,

b)      Eğitim Kütüphanesi.

 

Araştırma kütüphanesi kullanılabilir duruma getirerek hizmete açtım. Eğitim Kütüphanesi için hazırlıklar sürüyordu. Ayrıca “İl Türk Eğitim Tarihi ve Teknoloji Müzesi Kurma Projesi” formatına uygun olarak yapılandırma, iyileştirme çalışmalarını 2007 Ekim ayı sonuna kadar tamamladım. “Eğitim Teknolojisinin Gelişim”ini gösteren araçları ve il tarihi ile ilgili belge ve kitapları da sergileyerek müzeyi açılışa hazır hale getirdim. Onarım taleplerimiz yerine getirilmemişti. Fakat il MEM ile Konak Belediyesinin desteği ile açılış hazırlıkları çerçevesinde bazı ufak rötuşlar gerçekleştirerek 23 Kasım 2007 Cuma Günü Saat:11.00 de İl protokolünün katılımıyla müzenin açılışını gerçekleştirdik. “24 Kasım Öğretmenler Günü” gibi anlamlı bir günde açılış yapalım demiştik. 24 Kasım Cumartesi gününe denk geldiği için il müdürümüzün önerisiyle bir gün önceye aldık. Açılış töreninde benim açış konuşmamdan sonra İl Milli Eğitim Müdürü Sn. Kamil Aydoğan, beni de onure eden anlamlı güzel bir konuşma yaptı. Vali beyin il dışında olması hasebiyle törene vali adına yardımcısı Sayın Haluk Tunçsu katılmıştı. Yaptığı latif ve zarif konuşmasından sonra törene katılan öğrencilerle birlikte kurdeleyi kestiler. Ziyaretçiler bahçe tarafından alt kattan müzeye giriş yapar yapmaz ilk girilecek salona değerli kitap ve fotoğraflarla donattığım salona kurduğum sinema makinesine taktığım Cumhuriyet Bayramının 10. Yılının Ankara’daki Kutlama Töreninin filminin gösterime girmesini sağladım. Bu davetliler için bir sürprizdi. 1933 yılının Ankara’sı, bayram çoksusu ve Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün tören alanına gelişi, kürsüye çıkıp 10.yıl nutkunu irat edişi davetlileri etkilemişti.

Müze benim için gerçekten ideal bir yerdi. Binamızın çok yıpranması, hiçbir ödenek, gelir ve bütçesinin olmaması bir olumsuzluk olsa da hiçbir şikâyetim yoktu. Lazım olan bazı araç gereç ve adaveti gücüm nispetinde kendim seve seve temin ediyordum. Sadece koynunda bir kültür hazinesini, bir tarihi barındıran ve kendisi de bir tarih olan binanın onarılması yolunda, giriş katın iç duvarlarının yıkılmasına kadar hiçbir kurumun ciddi bir adım atmamış olması, hatta önemsememesi beni üzüyordu. Ve nihayet Ekim 2010’da Müze Ana Binanın iç duvarlarından birinin aşağı inmesi ile hayati tehlike arz etmeye başlaması nedeniyle can güvenliği açısından müze geçici olarak uygun bir yer bulunup taşınana kadar veya onarım sonrasına kadar Valilik onayı ile ziyarete kapandı. Aradan geçen onca zamana kadar ne taşındı ne onarıldı. Dökülen taş ve topraklardan, yağmur akıntılarından materyalleri koruma kollama adına katlar arası ağırlık taşımalarımı saymıyorum. Bu vesileyle özellikle bürokratlarda tarih bilinci eksikliği, müzecilik anlayışının kıtlığını, bürokrasideki hantallığı, kırtasiyeciliğe dayalı yürütmeyi gördüm. Her başvurduğum merci onlarca belge ve fotokopi istedi, sayısız dosya hazırladım, binlerce fotokopi çektim. Herkes birbirine havale etti durdu. Nihayet Kültür ve Turizm Bakanlığı İzmir Anıtlar ve Rölöve Müdürü Cemil Karabayram’ın bu süreçte aktif rol oynamasıyla ihale yapıldı. 9 Kasım 2015 tarihinde yüklenici firma ile protokol imzalanmasıyla müzeyi boşaltma sürecine girildi. Müzenin boşaltılması, müzelik eserlerin ve envanterin uygun bir yere profesyonelce taşınması pek kolay olmadı. Bir yıla yakın kötü koşullarda Milli Eğitimin Müdürlüğünün ve Kültür-Turizm Müdürlüğünün zaman zaman görevlendirdikleri personelin de desteğiyle müzelik değeri, eser niteliği olan olmayan yüzlerce materyal, binlerce kitap profesyonelce etiketlenip paketlenerek, paketlerin içine tek tek nemden etkilenmemesi için silika jel yerleştirilerek, koli koli numaralandırılarak zor şartlarda taşındı. Müzelik değeri, eser niteliği olmayan eşyalar da tutanaklarla gerekli yerlere nakledildi. Müteahhit firma binayı teslim aldıktan sonra zaten görevlendirilme sürem dolmuştu ve Ocak 2016’da res’en emekliye ayrıldım. Emekliye ayrıldıktan sonra da zaman zaman Kültür ve Turizm Müdürlüğünün süreci takiple görevli mimar ve mühendisleriyle bir araya gelerek durum değerlendirmesi yaptık. Tanzim ve Teşhirle ilgili hazırladığım proje öneri taslağı sundum. Fakat uzun zamandır uğrayamadım. Açılışı da Sosyal Medyadan öğrendim. 14 Mart 2017 günü Milli Eğitim Bakanı ve il protokolü katılımıyla, yani resmi törenle müze yeniden açılmış. Aldığım haberlere göre Kültür ve Turizm Bakanı Sn. Nabi Avcı da 19 Mart Pazar günü ziyaret etmiş. Hayırlı, uğurlu olsun. İzmir’de Eğitim ve kültür hayatına bir dinamizm getirir inşallah. 

Haberdar edilmedim, davet edilmedim. Ama önemli olan tarihi binanın ve içindeki kültür varlığının kurtarılmasıydı. Ancak hakşinaslık ve vefa duygusunun önemli olduğunu düşünüyorum.  Ayrıca 9-10 yıllık mücadele sürecinde yaşadığım önemli bazı sıkıntıları, uğradığım haksızlık ve mağduriyetleri anlatmadan geçtim. “Devlet Umuru” görmüşlük terbiyemiz müsaade etmedi.  Bir de ek not; müzenin geçmiş zaman yaşantılarıyla alakalı anekdotlar, notlar, anlatılar günlüklerimin sayfalarında uyuyor.
 

Son Güncelleme (Cuma, 24 Mart 2017 19:31)

 

PostHeaderIcon Var Olmanın Günümüzdeki Hâli: ”Harcıyorum Öyleyse Varım”

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 1
ZayıfEn iyi 


Dört ay önce yayıncı bir dostuma uğradığımda, okumayı sevdiğimi bildiğinden ayrılırken bana bir poşet dolusu kitap verdi. Elimde yapmam gereken işler ve okumam gereken kitaplar olduğu için bu kitaplara o zaman bakamamıştım. Yakın zamanda verilen kitaplara baktım. Kitaplar arasında
Harcıyorum Öyleyse Varım(1) isimli kitabı görünce bir tuhaf duyguya kapıldım biraz da hayıflandım.

 

HarciyomBu şekilde etkilenmeme “var olma”nın geldiği aşama sebep oldu. Bu nedenle yazımda söz konusu kitabın kendisinden çok, neoliberal politikalar sonucu “var olma”nın değer yitirip pazar tezgâhına düşmüş bir emtia hâline gelişini başka bir pencereden bakarak anlatmaya çalışacağım. Meram ve ruh halimin daha iyi anlaşılabilmesi için de Gecenin Islığı isimli şiir kitabımda yer alan “Kendim Olmaya Çalışıyorum” başlıklı şiirimle işe başlayacağım. Şiir, tarihsel sıralamaya göre bir nevi “var olma”nın serüvenini anlatmaktadır çünkü:

 

«düşünür ve bilge insanlardan:

aziz augustinus;

“aldanıyorsam varım”

rené descartes;

“düşünüyorum öyleyse varım”

andré gide;

“duyumsuyorum, öyleyse varım”

ve albert camus;

“başkaldırıyorum, öyleyse varım” diyor.

                         *

normal ve olanaklının sınırları dahilindeki

kokuşmuş, hafif-defolu ilişkiler ağının sarmaladığı

sıradanlık tiksinti verdiğinden

dahil olamadım ‘sürü’ye, gevşedi ‘herkes’le aramdaki bağ.

elimden başka türlüsü gelmiyor. bu nedenle:

bilge insanların dediklerine ek olarak;

hâlâ “farklıyım, demek ki varım” diyorum

ve kendim olmaya çalışıyorum(2)

 

Şiirde de görüldüğü üzere eskiden “var olma”nın nedeni ulvi ve deruni nedenlere dayanmaktaydı. Bugün gelinen aşamada ise ne ulvilik (yücelik) ne de derunilik (içsellik) söz konusu, sığ ve ruhsuz bir şekilde ekonomik bir eylemle ölçülür maddiyata evrilmiş bulunmakta.

 

Böyle olmasının nedeni, küreselleşmenin bir sonucu olarak artık halkların ve devletlerin daha fazla dış etkinin baskısı altında olmasındandır. Bunun olumlu yanı bilgi, para, hizmet ve malın/ürünün (emek hariç) artık sınır tanımayışı, çok hızlı dolaşımıdır. Olumsuz yanı ise tam bir felaket! Sadece bir tek örnek bile felaketin büyüklüğünü gözler önüne serebilir. Örneğin, 2006 yılında yapılan bir araştırmada üç yaşındaki çocukların %70’inin Mc Donald’s logosunu tanıdıkları, ancak bu çocukların sadece yarısının kendi soyadını bildiği, ortalama bir on yaş çocuğun 300-400 tüketim markasına aşına olduğunu, ama 15 kuş ismini sayamadığı ortaya çıkmıştır.(3) Yani karşılıklı etkileşimin bir sonucu olarak en düşük ortak paydaya doğru değersiz bir yönelim söz konusudur. Yemede, içmede, giyimde, kullanılan eşyada, eğlencede, dilde, konuşmada… her şey benzeşiyor veya tekleşiyor. Yaşam biçimleri gittikçe aynılaşıyor. Farkında olmadan bu hayat tarzı hepimizi acımasızca kuşatıp içine alıyor.

 

Yeni hayat tarzının baskılaması ve çağrısı ile alışverişe çıkıldığında biraz gezinmek, biraz var olan sorunlardan uzaklaşmak, biraz yaşamın sıkıcılığından kurtulmak, biraz ihtiyaçları temin etmek, biraz da sıradan günlük yaşamın azıcık kabuğu kırılmak istenir. Zaten günlerin çoğu monotondur. Bir birinin benzeri ya da fotokopisidir. Bir günün bir öncekinden pek bir farkı yoktur. Bu nedenle, çoğu kez, yağmur yağdığında korunmak için bir saçak altına veya duvar dibine sığınır gibi değişiklik olsun diye alışveriş merkezlerine insanlar kendilerini atar. Var olduklarını kanıtlamak için de gerekli gereksiz harcamalar yapar. Buralarda tüketim çılgınlığı ve isteklerin tutkuya dönüşme hâlleri yaşanır. Sonrasında süzgeçte suyun durmadığı gibi paralar cep veya cüzdanlardan akıp gider. Kurulu çark çalışır ve sistem, “Zenginliği parası az olandan çok olana transfer eder.”(s.31). En nihayetinde uluslararası yardım kuruluşu Oxfam’in raporunda açıkladığı gibi “8 milyarderin serveti, dünya nüfusunun yaklaşık yarısının varlığına eşit olur.” (16 Ocak 2017-Gazete ve TV’ler)

 

Bu yol, “zengini daha zengin yapmak fakire refahı götürmenin en garantili yolu” imiş. ABD ve Britanya’da politikacılar buna “damla etkisi” diyormuş.(s.32)

 

***

Philip Roscoe, iyi bir teolog ve işletme uzmanı olarak Harcıyorum Öyleyse Varım kitabında küresel boyutta ekonomik formatlamanın gerçek fotoğrafını çekerek çok-uluslu şirketlerin oluşturduğu mevcut sistemin gücünü hakkıyla yansıtıyor. Sistemin merhametsizliğini ekonomik bir lisanla anlatır: “iktisadi işlemler bu karşılıklı zincirlerin kırıldığı işlemlerdir. Hizmet veya ürün karşılığı paranın değiş tokuş edilmesi, tüm ikincil bağları güçlendirmekten ziyade koparır. Bir nesne, satın alındığında bir sahipten diğerine transfer edilmiş olur ve öncesindeki işgücüne, zamana ve mülkiyete dair tüm iddialar feshedilir” (s.13). Ve devamında, “Hatta ekonomiyi hayatımızın en mahrem yerlerine bile davet ettik” deyip malumu ilam eder (s.23).

 

Kitabıyla ilgili de şunları yazar: “Bu kitapta, satın alma işleminin (ya da harcama da diyebiliriz) çağdaş yaşamın belirleyici bir özelliği olması konusunu tartışıyorum. Harcıyoruz, öyleyse varız” (s.13). Nokta.

 

 

 

(1) Philip Roscoe, Harcıyorum Öyleyse Varım-Ekonominin Gerçek Maliyeti, (Çev: Aydın Çavdar), Ayrıntı Yayınları, 2015 İstanbul.

(2) Müslüm Üzülmez, Gecenin Islığı, Kendi Yayını, 2002 İstanbul, s.52. 

(3) Stephen Gren, Gerçek Değer, HSBC Yayınları, 2009 İstanbul, s.140.

 

 

e-posta: Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir

 

web: http://www.uzulmez.info/muslum

Son Güncelleme (Cumartesi, 18 Mart 2017 22:50)

 

PostHeaderIcon DEMOKRASİ HESABI

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 1
ZayıfEn iyi 


Mehmet_Coban1923 yılında ilan edilen cumhuriyet düzeninin ilk 27 yılında tek parti CHP hâkim. İktidar için seçimlere girecek başka parti yok. Hani bazen denemek için izin verilse de CHP’nin iktidarı sallanacağı anlaşılınca hemen kapatılıyor. Zaman zaman kurulan tek parti CHP iktidarı dönemindeki partiler seyrine bir bakalım.

Halk Fırkası Ankara 09.09.1923 tarihinde kurulan parti 10.11.1924 tarihinde isim değiştirerek, CHF (Cumhuriyet halk fırkası) oldu.

10.11.1924 yılında Halk fırkasından isim değiştirmeyle oluşan Cumhuriyet Halk Fırkası Ankara 09.05.1935 tarihinde isim değiştirilerek CHP (Cumhuriyet Halk Partisi) oldu.

Böylece Halk fırkası olarak başlayan parti önce Cumhuriyet Halk Fırkası, sonra Cumhuriyet Halk Partisi olarak 27 yıl tek başına Türkiye Cumhuriyetini yönetti. Bu süreçte yapılan bütün seçimlerde merkezden seçilen milletvekilleri, kendi memleketlerinden olmasalar bile, zoraki tek seçenek olarak Milletvekili seçtirildiler.  

17.11.1924 tarihinde kurulan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası 03.06.1925 tarihinde Vekiller Heyeti Kararı ile kapatıldı. Yani CHP’lilerin oluşturduğu Büyük Millet Meclisindeki vekillerin kararıyla kapatıldı. Çünkü yapılan kamu oyunda; yapılacak ilk seçimde CHP yok olacaktı. Kendi paçalarını kurtarmak için partiyi meclis kararı alarak kapattılar. Böylece yaşamasına bir yıl bile izin verilmedi. Çünkü dönemin iktidar partisi bir yıl için bile muhalefet partisine dayanamadı. Karşısında muhalefet oluşturmayarak faşizmi seçti.

12.08.1930 tarihinde İstanbul merkezli kurulan Serbest Cumhuriyet Fırkası 17.11.1930 tarihinde kuruluşundan 3 ay sonra baskılar karşısında Merkez Heyeti kararı ile feshedildi. 

29.09.1930 tarihinde Adana merkezli kurulan Ahali Cumhuriyet Fırkası 21.01.1931 Vekiller Heyeti kararı ile kapatıldı.

29.09.1930 tarihinde Edirne merkezli kurulmak istenen Türkiye Cumhuriyet Amele ve Çiftçi Partisine dönemin hükümeti için vermedi.

CHP muhalifleri anladı ki; parti kurarak CHP mücadele etmek mümkün değil. Çünkü CHP faşizan bir tutumla muhalif parti kabul etmiyor. Ya meclis kararıyla, ya hakem kararıyla, ya mahkeme kararıyla kim karşısına çıkarsa yaşamdan siliyordu. Onun için 1930 yılından 1945 yılına kadar, muhalefet yapmanın mümkün olmadığını görenler parti kurmaya cesaret edemediler. Güya özgürlüklerin savunucu CHP, kimseye parti kurdurmuyor. Kimsenin parti kurarak karşısına çıkmasına izin vermiyordu.

 

1945 yılında ülke Amerikan Nüfuz alanına geçip çok partili sisteme geçildikten sonra yerden mantar biter gibi birçok siyasal parti kurulmuştur. İçlerinde komünist, sosyalist, ırkçı, İslamcı partiler de vardır. Ancak çoğu ya kendiliğinden işlevsiz kalarak dağılmış, ya da kapatılmışlardır. Büyük çoğunluğu CHP’den ayrılan milletvekilleriyle kurulan Demokrat parti 1950 yılında ezici çoğunlukla kazandığı seçimler ile CHP’nin tek parti iktidar dönemini tarihe gömmüştür. CHP’nin tek başına iktidar döneminde topluma yaptığı baskılar, özellikle dindar, muhafazakâr kesimlere yaptığı acımasız uygulamalar nedeniyle; bugüne kadar CHP bu toplumlar tarafından cezalandırılıyor. Bazen ihtilallerin arkasından koalisyon veya tek başına iktidar olsa da, çok kısa sürüyor. Anında tepetaklak müzmin muhalefetine geri dönüyor. Ama bu gerçeği bir türlü CHP’liler anlamıyor. Hala kibirli, güya devleti kendileri biçimlendiriyormuş. Anadolu halkına kendileri ayar veriyormuş havası içinde davranıyorlar.

1950 -1923 yılları arası olan 27 yıllık CHP’nin tek parti iktidar dönemini; partileri ve seçimleri esas alan demokrasi ile yönetim kavramına sokmak yanlıştır. Bu dönemde CHP istemediği hiçbir oluşuma izin vermemiş. Hatta Cumhuriyetin ilanından önce kurulan birçok partiyi kapatmış veya Ankara Meclisi tarafından onaylanmamıştır. Bu nedenle 2017 yılından geriye doğru demokrasi adına değerlendirme yapmak için 1950 yılına kadar inmek gerekir. Yani 66 yılı değerlendirmek gerekir. 

Son Güncelleme (Cumartesi, 18 Mart 2017 22:52)

 
Site Dili / Language
İstediğiniz dile çeviriniz

language you want to turn the

Üye Girişi
Ziyaretçi Sayısı
Bugün1949
Dün4918
Tüm Zamanlar3775065
Kimler Çevrimiçi
Şu anda 43 konuk çevrimiçi
İstatistikler
Üyeler : 1313
İçerik : 1480
Web Bağlantıları : 26
Ziyaretçi Anketi
Gönül Sitesini Dünyanın neresinden İzliyorsunuz?