• İnternet Dünyasına Açılan Sevgi Penceresi
  • İnternet Dünyasına Açılan Sevgi Penceresi
  • İnternet Dünyasına Açılan Sevgi Penceresi
Kitap Okuma Anketi
Kitap Okuyor musunuz?
 
Yasal Uyarı
Bu sitede yayınlanan bütün eserlerin çoğaltılması, izinsiz olarak bestelenmesi yasaktır! Buna uymayanlar hakkında, 5846 ve 411 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu, 3257 sayılı Sinema ve Muzik Eserleri Kanunu Hükümleri gereğince hukuki işlem yapılacaktır. Sitede yayınlanan şiir, yazı ve hikayelerin telif hakları sahiplerine aittir. Ancak Naci Gümüş imzalı yazı, şiir ve hikâyeler; isim anılması, kaynak gösterilmesi şartıyla alıntılanabilir.
Twitter'den Takip
Sitemizi Mavi Kuş'u tıklayarak Twitter'da paylaşın.
Site İçi Arama

PostHeaderIcon RABBİM! SEN EMRETMESEN DE BİZ YAPARIZ!

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 9
ZayıfEn iyi 

mehmet_ali

Ve Allah size, doğal güçleri; zorbaları, zorba yönetimleri ve peygamberleri Rabler edinmenizi emretmez. Siz Müslüman olduktan sonra, size küfrü; Kendisinin ilâhlığını, Rabliğini bilerek reddetmeyi emreder mi?!”(Âl-i İmran 80)

Hiçbir Peygamber sağlığında kendisinin Rabb edilmesine izin vermemiştir. Peygamberlerin Rabb edinilmesi, onların vefatından sonra, dini yozlaştırmak amacıyla hain düşmanlar marifetiyle yapılmıştır. Peygamberler adına hükümler uydurulup tebliğ ettikleri dinlere ilaveler, katkılar yapılmıştır.

Hıristiyanlar da İsa peygamberi, ölümünden sonra Rabblaştırdılar, ilâhlaştırdılar. (Bugün İncil adıyla ortadaki kitaplarda İsa peygamber açıkça “Rabb” olarak yer alır)

“Ve hani Allah demişti ki: Ey Meryem oğlu Îsâ! Sen mi insanlara, ‘Beni ve annemi, Allah'ın astlarından iki tanrı edinin dedin?” (Maide 116)

Geçmişte zorbaların ilahlığına ve Rabb’liğine en iyi örnek Firavun ve Mekke ileri gelenleridir. Toplumlarının pısırıklığından, pasifliğinden, duyarsızlığından onlar da kendilerini Rabb ve İlâh olarak görüyorlardı ve dünya ile ilgili düzenleri akıllarınca kendileri kuruyorlardı.

Sonra da Firavun, yalanladı ve karşı geldi. Sonra çabucak arka döndü. Sonra toplayıp seslendi de: Ben, sizin en yüce Rabbinizim! dedi.” (Naziat 21-24)

Rabbim, senin sözün hak olmasına rağmen yaptığın uyarıların bir kısmına biz kulak veremiyoruz. Çünkü işimize gelmiyor. Sen en iyi işiten, en iyi görensin. Sözlerimizi duyuyor, yaptıklarımızı görüyorsun. Sana itiraf ediyoruz. 

·         Allah’ım, Sen akletmemiz, rüşde erebilmemiz ve insanca yaşayabilmemiz için Kur’ânı bizlere rehber olarak inzal etmiş olsan da; Biz Kur’ânı Arapça olarak mezarlardaki ölülere okuruz.

·         Allah’ım, Sen hepimizin Kur’ândan sorguya çekileceğimizi, Peygamberimizin: “Rabbim ümmetim Kur’ânı terk etti” sözleriyle şikâyet edeceğini bildirsen de; Biz Kur’ânın yetersiz olduğunu bildiğimiz için alternatif kaynaklar ile Kur’ânı tamamladığımıza inanırız.

·         Allah’ım, Sen bizler için İslâm dinini tamamladığını bildirsen de; Biz Kur’ân da her hususun açıklamadığını düşünerek, Peygamberimizin ölümünden 150-200 sene sonra toplanan sözler ile hüküm çıkarmayı çok iyi biliriz.

·         Allah’ım, Sen Kur’ânda her örnekten verdiğini, dini tamamladığını bildirsen de; Biz “vahy-i gayri metluv” diye icat ettiğimiz ve İlâhiyat eğitimi veren kurumlarca da ilim diye okutulduğu gibi “Kur’anda olmayıp da sadece Peygamberimize bildirdiği” gizli sırların olduğuna inanırız.

·         Allah’ım, Sen iki kere ölüp, iki kere diriltileceğimizi bildirsen de; Biz ayrıca kabir hayatına inanırız. Ölülerimizin münker ve nekir (yani kötü ve çirkin) adlı melekler tarafından sorguya çekileceğine inanırız. Doğru cevap verebilmeleri için görevlilerce ölülerimize Arapça telkin verdiririz.

·         Allah’ım, Sen şefaatin yalnız kendine ait olduğunu bildirsen de; Biz Peygamberimizin büyük günahkârlara şefaat edeceğine inanırız. Hatta her devirde olduğuna inandığımız şeyhlerimizin de bizlere şefaat edeceklerine inanırız.

·         Allah’ım, Sen İsrâîloğulları'nı bizlere örnek gösterdiğin, “Ey Mûsâ! Onlar orada oldukça biz oraya asla girmeyeceğiz. Hadi sen git, Rabbinle birlikte savaşın. Biz şuracıkta oturacağız” (Mâide/24) âyetini okuyup dursak da; Biz Peygamberimize salâvat getiririz, o bizim selâmımızı alır. Salâvatın anlamının da “Allah’ım sen Peygambere yardım et” demek olduğuna da umursamayız.

·         Allah’ım, Sen mucize olarak sadece Kur’ân olduğunu bildirsen de; Biz Peygamberlerin olağanüstü olaylar gösterdiğine inanırız. Hatta Peygamberleri yarıştırarak, en büyük mucizelerin sahibi olarak Muhammed (a.s.)’ı görürüz. Örneğin, Sen İsa (a.s.)’ın derecesini yükseltilirsin de bizim Peygamberimiz aşağı kalır mı? Biz de onun göklere çıkıp seninle buluştuğuna, hediye olarak da günde 50 vakit namazla dönen Peygamberimize acıyan Musa (a.s.) sayesinde namaz vakitlerinin beşe kadar azaltıldığına inanırız.

·         Allah’ım, Sen sadece ve sadece kendine aczimizi idrak ederek, zillet zinciri kurarak dua etmemizi emretsen de; Biz oluşturduğumuz ritüellerle kulluk görevlerimizi yeterince yaptığımıza inanırız. Huzurunda iken içimizden geçenleri sen bilirsin. Ancak oluşturulan şekil şartlarını katiyen terk etmeyiz.

·      Allah’ım, Sen oluşturduğun afâkî ve enfüsî eserlerine bakarak her türlü noksan sıfatlardan arınık olduğunu, bütün kemal sıfatlar ile muttasıf olduğunu hatırımızdan çıkarmamamızı, zikrullahı (Allah’ın anılması) terk etmememizi emretsen de; Biz kendimizce tespit ettiğimiz bazı gecelerde ve aylarda elimize aldığımız tesbihleri çekerek Cennet’e gireceğimize inanırız.

·      Allah’ım, Sen her insanın ölmeden önce vasiyetini yazdırmasını emretsen de; Biz okuya geldiğimiz veda hutbesine yazdığımız gibi, Peygamberimizin Kur’ândaki bu hükmü nesh ettiğine, kaldırdığına inanırız.

·         Allah’ım, Sen tüm insanların İbrahim (a.s.)’ın makamında yer edinmesini, oraya giden her Müslüman’ın ilâhiyat eğitimi alarak yurduna dönmesini, örnek bir insan olmasını emretsen de; Biz oluşturduğumuz ritüelleri eksiksiz icra edip bu arada şeytanı da taşladıktan sonra ve ismimizin başına da “hacı” sıfatını taktığımızda, Cennet’e girmeyi garantilediğimize inanırız.

·       Allah’ım, Sen hesap günü Peygamberleri bile sorguya çekeceğini bildirsen de; Biz çevremizdeki insanların bir kısmını Cennetlik ilân ederiz hatta kitaplara isimlerini yazarız. Bir kısmını da Cehenneme göndeririz.

·      Allah’ım, Sen gaybı sadece kendinin ve bildirmeyi dilediğin Peygamberlerin bileceğini ilân etsen de; Biz Peygamberimizin Kur’ânda olmayan birçok gayb haberlerini ashabına bildirdiğine inanırız.

·        Allah’ım, Sen şeytanın bizlere emredeceğini, Allah’ın oluşturduğunu bozduracağını, bildirsen de; Biz senin yaratışını beğenmeyiz, erkek çocuklarımızı gereksiz yere sünnet ettiririz.

·     Allah’ım, Sen mü’minler provokasyona getirilip savaştırılırlarsa aralarına girip sulh oluşturulmasını emretsen de; Biz “Allahüekber” nidalarıyla kendi oluşturduğumuz mezhep ölçülerimize uymayan Müslümanları öldürürüz.

Allah’ım, Sen Musa (a.s.)’ın buluştuğu bilgin kulun onu eğitmek için yolculuğunu örnek göstermiş olsan da; Biz o bilgin kulun Hızır olduğuna, onun ölümsüz olduğuna, insanların çaresiz kaldıklarında yardımlarına koştuğuna inanırız.

Allah’ım, Sen sorumlulukta kadın ve erkek arasında bir fark olmadığını bildirsen de; Biz kadının ikinci sınıf olduğuna, ancak iki kadın tanığın bir erkeğin tanıklığına denk olduğuna inanırız.

Allah’ım, Sen tüm peygamberlere vahyettiğin dinin hak olduğunu, son Peygamber Muhammed (a.s.)’e vahyettiğin, bir benzerinin oluşturulamayacağını ilân ettiğin Kur’ânı tüm dünya insanlarının karanlıklardan aydınlığa yani cehalet bataklığından ilmin bilginin aydınlığına çıkabilmeleri için, inzal ettiğini bildirsen de; Biz şu anda Müslümanların çoğunluğunun yaşadığı coğrafyada yaratılmış olmamızla bizlere torpil geçtiğine inanırız.

      Allah’ım, Sen Kur’ânın tüm dünya insanlarına ulaştırılmasını emretsen de; Biz Arapçayı kutsal lisan olduğunu düşünüp, tercüme edilemeyeceğine inanırız. Kur’ân ile tanışamamış insanların ayaklarına kadar giderek anlatmak bize zor gelir. Arapça Kur’ânı anlamını bilmesek de makam ile güzel sesli hafızların okumasından mest oluruz. Sevap kazanacağız diye hatimler indiririz.

          Allah’ım, Sen bizlerden “güzel bir ödünç” istesen de; Biz “Allah versin” diyerek toplumdaki ihtiyaç sahiplerini umursamayız, yetimlerin iş-güç sahibi olabilmeleri için çaba sarf etmeyiz.

          Allah’ım, Sen ancak olağanüstü durumlarda yetimlerin sıcak bir aile yuvasında kendi çocuklarımız gibi yetişebilmeleri için emrettiğin “yetimlerin bakımları üzerlerinde kalmış yaşlı ana, hala ve teyzelerinin kamu otoritesince ikişer ikişer, üçer üçer, dörder dörder üleştirilerek nikâhlanmasını” emretsen de; Biz uydurulan bir rivayeti Kur’ânın önüne geçirerek, küçük yetim kızlar ile evlenilmesi gerektiği gibi işimize gelecek şekilde yorumlarız. Böylece erkeklerin dörde kadar evlenmeleri için ruhsat çıkarırız.

Allah’ım artık yazmaya utanıyorum. Biz Müslüman mıyız? Bizleri bağışlar mısın? 

Bakî olan Allah’a emanet olunuz.

 

Son Güncelleme (Cumartesi, 11 Şubat 2017 23:38)

 

PostHeaderIcon SEVGİ

Metin ve Ses: Naci GÜMÜŞ

İlk insanın yaradılışından beri insanı içten içe saran, huzura mutluluğa gark eden, ruhun fırtınalarını dindiren bir güç olarak sevgi; günümüze dek ilâhi tesiriyle dertlere şifa, hastalara deva, aşıklara vefâ kaynağı oldu. Kıyamete kadar da hayatın dinamizmi hep sevgi olacaktır.

İnsanın Allah’a yönelişi, yalnız O’nun hasretiyle kanatlanması sevgi, sevgi ve sevgidendir. Çünkü Allah insanı yeryüzünün en şerefli mahluku olarak severek yaratmıştır. Mecnun’un destanlaşması, Ferhat’ın dağlar delmesi ruhlarının sevgiyle mayalanmasındandır.

Bu bağlamda Mansur’un yakılması, Nesimi’nin yüzülmesi, Hz.İbrahim’in ateşi gülistan görmesi sevgidendir.

Sevmeyen ruhların yükselmesi imkansızdır. Çiçekler ve kelebekler, güller ve bülbüller sevgiyle gerilir, kuşlar sevgiyle uçuşur, bebekler annenin şefkat dolu kucağında sevgiyle büyür. Gönüller kapısının anahtarı sevgidir. Mutluluğun ve sonsuzluğun şifresi bu kelimedir.

Sevgi var yürek dolusu aşık meltemlerin tatlı aleviyle ruhun derinliklerine kök salmış gibi. Sevgi var, denizlere yelken açarcasına Allah aşkıyla kanatlandıran; bütün sevgileri besleyen, eskimeyen eksilmeyen ... Ve bütün sevgilerin kaynağı Allah sevgisi...

Naci GÜMÜŞ

Son Güncelleme (Salı, 14 Şubat 2017 22:10)

 

PostHeaderIcon ÇAĞ YIRTILIRKEN KENDİ HAKİKATİMİZE DÖNMEK

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 5
ZayıfEn iyi 


NaciGumusDevletimizin onuru, ülkemizin geleceği siyaset üstü millî bir meseledir. Bu konularda berrak düşüncelere, makul bir dil’e ihtiyacımız vardır. Sükûnetle, suhuletle, akl-ı selimle hareket etmek; birlik, beraberlik, kardeşlik ve insanlık duygusunu yükseltmek lazımdır.  Tarihin en kaotik ve dramatik bir dönemecindeyiz. Bir ahlak disiplini içerisinde istiklâl ve istikbalimize, özdeğerlerimize sarılmamız hayati bir önem kazanmıştır.  Zira orta iklim kuşağında, ırmakları, gölleri ve denizleri ile dört mevsim hayat fışkıran, yer altında uyuyan zengin petrol, doğalgaz ve maden yataklarıyla yabancıların, özellikle batılıların iştahını kabartan yurt edindiğimiz Anadolu yalnız bugün değil,  tam üç bin yıldan beridir tehdit ve saldırı altındadır.  Yunanlar, Persler,  İskender ve Romalılar.

Bu itibarla aydınlarımızın aydınlık kafa yapısına sahip olmaları, topluma önderlik yaparak doğru istikamet göstermeleri millî bir görevdir.  Aydın derken beyni yıkanmış entelijensiya’yı kastetmiyoruz. Lakin onlara da akıl, fikir, basiret diliyoruz. Kan, süt ve maya bozuk değilse vicdanları onlara bir gün hakikati gösterecektir.  Bizim hakikatimiz medeniyetimizdir, İki yüzyıldır dejenerasyona uğramış özdeğerlerimizdir. Onları gün yüzüne çıkartmak, medeniyetimizi diriltmek aydınlarımızın, fikir insanlarımızın, kalem erbabı yazarlarımızın öncellikli vazifesidir. Şunu fark etmemiz lazımdır ki İslam Milleti ülkeleri, Türkiye de dâhil küresel bir kuşatma ve tehdit altındadır. Devletimizin ve Milletimizin bekası için, Bunu bertaraf etmenin yolu topyekûn ayağa kalkmalı, dayanışma ruhuyla vatanımıza,  devletimize sadakatimizi göstererek üzerimize düşen millî ve dini görevlerimizi ifa etmemiz lazımdır. Büyük bir tarihi devlet tecrübesine sahip olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne mensup kutlu bir millete yakışan da budur. Stk’ların, medya mensuplarının, fikir ve düşünce insanlarının, siyaset mensuplarının bu konuda yüksek hassasiyet göstermeleri kaçınılmazdır. Aksi takdirde tarih te, millet de affetmez. Vebalden de kurtulamazlar.

Ülkü ve ideallerimize sarılmak güzel, fakat bu süreçte hamaset ve duygu fırtınasına kapılmadan akıl, mantık, ferasetle hareket etmek, soğukkanlılıkla hadiseleri yorumlayarak ilime, birliğe, uyanıklığa yaslanmak gerçekliğe daha uygundur. Bölgemizde kirli bir savaş en çirkin yüzü ile hüküm sürerken en yüksek ses Türkiye’den yükselmekte, mağdur, masum ve mazlum insanların en büyük umudu da Türkiye’dir. Batı medeniyeti çöküş arifesindedir. İki yüzlü batının sahiplendiği çağ yırtıldı. Bunu anladığımızda hassasiyetimizin ne denli önemli olduğunu idrak etmiş olacağız. Allah zalimleri kahretsin. Devletimize, milletimize zeval vermesin.

Bu vesileyle Şehitlerimize rahmet, gazilerimize şifa, yakınlarına sabır dilerken; “devlet-i ebed müddet, zulüm bitecek elbet!..” nidasıyla huzurlu bir gelecek diliyorum. 

 

Son Güncelleme (Pazartesi, 26 Aralık 2016 13:36)

 
Site Dili / Language
İstediğiniz dile çeviriniz

language you want to turn the

Üye Girişi
Ziyaretçi Sayısı
Bugün2833
Dün4918
Tüm Zamanlar3775949
Kimler Çevrimiçi
Şu anda 265 konuk çevrimiçi
İstatistikler
Üyeler : 1316
İçerik : 1480
Web Bağlantıları : 26
Ziyaretçi Anketi
Gönül Sitesini Dünyanın neresinden İzliyorsunuz?