Kitap Okuma Anketi
Kitap Okuyor musunuz?
 
Yasal Uyarı
Bu sitede yayınlanan bütün eserlerin çoğaltılması, izinsiz olarak bestelenmesi yasaktır! Buna uymayanlar hakkında, 5846 ve 411 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu, 3257 sayılı Sinema ve Muzik Eserleri Kanunu Hükümleri gereğince hukuki işlem yapılacaktır. Sitede yayınlanan şiir, yazı ve hikayelerin telif hakları sahiplerine aittir. Ancak Naci Gümüş imzalı yazı, şiir ve hikâyeler; isim anılması, kaynak gösterilmesi şartıyla alıntılanabilir.
Twitter'den Takip
Sitemizi Mavi Kuş'u tıklayarak Twitter'da paylaşın.
Site İçi Arama
Kullanıcı Değerlendirmesi: / 2
ZayıfEn iyi 


‘’Şarâba şerm virür âb-ı cân-fezâ-yı Haleb
Şemîm-i cenneti mahcûb ider hevâ-yı Haleb’’

TangYukarıdaki beyit, yaşamının önemli bir kısmını Halep’te geçirmiş ve eserlerinde de bu şehre çokça yer vermiş ‘’asrun melikü’ş-şu’ârası’’ Nabi’ye aittir. Şair bu beyitiyle ‘’Halep’in cana can katan, gönle ferahlık veren suyu; şarabı dahi utandırır. Halep’in havası cennetin güzel kokusunu mahcup eder.’’ diyerek şehrin güzelliğini vurgulamaktadır.

  Yine Nabi,

“Lik andan geçicek şehri Haleb

  Yokdur âsâyişe andan enseb

  Hak budur âb-ı ruh-ı büldândır

  Hayli ma’mûr-ı âlî-şândır

  Maksad-ı Hind ü Frenk ü Maçin

  Bender-i mu’teber-i rûy-ı zemin

  Bulınur emti’a-ı gûn-â- gûn

  Ni’met ü mâl ü menâli efzûn

  Ba-husûs âb ü hevâ-yı dil-keş

  Sâha-i pehn ü binâ-yı dil-keş.”

dizeleri ile asayiş konusunda Halep şehrinden daha uygununun olmadığını, şanı oldukça yüksek mâmur bir şehir ve birçok beldenin de yüzsuyu olduğunu, yeryüzünün en muteber ticaret merkezlerinden olduğu için Hint, Frenk ve Maçin ülkelerinin ele geçirmeye çalıştıkları bir şehir olduğunu, renk renk kumaşlar, çeşit çeşit ticaret malları ve oranın nimeti, malı ve varlığının bolluğunu, özellikle gönül çeken suyu ve havasının, geniş yerleşim alanı ve gönül çeken binalarının eşsizliğini bizlere anlatır.

  Tüm bunlar şair gözüyle şiir penceresinden Halep’e bakışın birkaç örneklerindendi. Peki ne oldu da geçmişte cennet kokusunu mahcup eden Halep’in havası şimdi kan kırmızısı? Asayiş şehrini savaş alanına, katliam çukuruna çeviren ne? Cevap, zannımca gayet açık. Bizlerin, Müslümanların sorumsuzluğu ve de şuursuzluğu. Karşı taraf suçsuz mu? Elbette değil. Fakat derdimiz meselenin ‘’biz’’ kısmıdır. Sorumlu ve şuurlu nasıl olunur? Madde hırsına kapılmadan nitelikli, şahsiyetli nesiller yetiştirerek tabi. Çünkü şahsiyetli nesil oyuna gelmez, kumanda olmaz. Sorgular, düşünmeden hareket etmez. Ülkesinin, milletinin, halkının istikbali konusunda kimseye söz hakkı tanımaz; güçlüdür dahi salahiyet sahibidir. Üretkendir, bilim-sanat-edebiyat-teknik en büyük merak sahasıdır. Hülasa iyilik ve güzelliğin, huzurun, refahın mütemmim cüzüdür.

  Artık bu topraklarda, bu coğrafyada alnı açık-başı dik bir ahvalde ayakta kalmak istiyorsak düşünmek ve harekete geçmek için zaman diye bir mefhumun kalmadığının idrakine varmalıyız. Aksi bir durumda Filistin, Bağdat, Kahire, Trablus, Halep gibi acziyet zinciri kesintisiz sürer. Hataların tekerrürüne seyirci kalmaya, müdahil olmaya devam ederiz.

  Geçmişte Kerem, Aslı’nın izini Halep’te nasıl aradıysa, bizde şimdi hakikatin, istikbalin ve medeniyetimizin inkişâfının sırrını keşişlerin tuzağına gelmeden Halep’te aramalıyız. Aramalıyız ki Aşık Garip’in ‘’Şen olasın Halep şehri’’ sözü gerçekleşsin ve Halep gerçekten şen olsun vesselam.

 Muhammed TANĞ
 

Son Güncelleme (Perşembe, 29 Aralık 2016 10:10)

 
Kullanıcı Değerlendirmesi: / 2
ZayıfEn iyi 

 

 
Mehmet_CobanToplumda Müslümanlara yön veren bazı kişilerin üzerinden, din üretmek, siyaset üretmek doğru bir yaklaşım değildir. Elbette herkesin kendine yakın hissettiği kişiler olabilir. Ama bilinmelidir ki; onlarda birer insandır. İnsan olarak olayları değerlendirirler. İnsan olarak ayetleri değerlendirirler. İnsan olarak siyasi olaylara karşı tavır alırlar. Onların yorumla ayet değildir. Onların tavırları örneklenecek sünnet değildir.
 
Onun için Müslüman kardeşlerimin sevip saydığı kendine örnek aldığı, Mustafa İslamoğlu, Mehmet Okuyan, Ahmet Kalkan, Hakkı Yılmaz, Abdülaziz Bayındır, Ercüment Özkan gibi adını zikretmediğim, Allah yolunda kendi değerleri olan kişilerin özgürleştirilmesi gerekir. Hiç kimsenin onların adını, anlayışını, örnekliğini dile getirerek kendine İslam yolu seçme hakkı yoktur.
 
Eğer kendinize bir örnek arıyorsanız; Allah'ın Resulü Muhammed'de sizin için en güzel örnekler vardır.
 
İslam'ın temeli; insanların insanları özgürleştirmesinden ibarettir. Kültürümüzde buna kulun kullara kul olması yasaktır denilir. Her kul kendi özgürlüğü içinde Rabbine yaklaşmalıdır. Elbette her kul, müminler aralarındaki işleri istişare ederler emrince, mümin kardeşlerinin fikirlerinden, bilgilerinden yararlanabilirler. Ama bu onların birbirine diğerlerinden üstünlüğü demek değildir.
 
Sırat-ı müstakim üzerine yürüyen, yürüyecek kardeşlerimin, dikkate alması gereken en önemli husus, Allah'a hizmet yolunda yürüyen her kardeşimizin olumlu katkılarından bir şeyler alabilme anlayışıdır. Bunu başaranlara ne mutlu…
 
Elbette her insan; diğer insanlar gibi, akıl eder, muhakeme kurar, iradi kararlar verir. Duyguları vardır. Kendine göre dünyevi uhrevi yorumlara sahiptirler. Tevhidi çizgideki olumluluklar kadar, insani zaaflar arasında gelgitleri olabilecek insanlık unsurları vardır. İnsan gerçeğini unutmamak hidayettir.
 
İyi biliniz ki; insan gerçeğini unuttuğumuz gün, insanları tanrılaştırır, onları dinde hüküm sahibi kılarız. Bu ise tevhidimize zarar verir. Hâlbuki üzerimize düşen; Allah yolunda, dini sadece Allah’a halis kılarak dosdoğru yürümektir.
 
Allah akıl edin diyor. Akıl edin ki; insan olduğumuzu, insan olduklarını unutmayalım. Çünkü insan olduklarını, insan olduğumuzu unuttuğumuz gün akıl ilahlaştırılmıştır. Aklın ilahlaştırılması ise bizi İslam ile bütünleştirmez.
 
İnsanlığın tarihi; aklını ilahlaştıranlarla doludur. Musa Resulün, İsa Resulün kavimleri, papazlarının, hahamlarının, rahiplerinin, âlimlerinin akıllarını ilahlaştırarak, onların akıllarına uymuşlardır.
 
Müslümanım diyenlerin bu olguyu iyi kavrayıp asla; sevdikleri, saydıkları, değer verdikleri kişilerin akıllarını ilahlaştırmamaları, onları İslam dininde otorite görmemeleri gerekir. Onları dinde otoriter hale getirmek tehlikelidir. Çünkü onları dinde otoriter hale getirmek, onları kendi din anlayışımıza köleleştirmektir.
 
Unutmayalım ki; bütün müminler Allah’ın otoritesine, O’ndan gelen bilgilere, Resulün örnekliğine tabidirler. Bu konuda hiç kimsenin kimseye üstünlüğü yoktur. Üstünlük Allah katında belli olan, herkesin Allah yolunda yürürken hayatına yüklediği ihlastadır. Bunun takdiri, değerlendirilmesi Rabbimize aittir.
 
Ey Rabbimiz… Bize akıl etmeyi nasip et. Bize yolunda ihlaslı bir şekilde yürümeyi nasip et. Bize mümin kardeşlerimizin akıllarından, bilgilerinden yararlanmayı nasip et. Bizim bu konudaki hassasiyetimizi, dikkatimizi, çabalarımızı kabul et. Gücümüzün yetmediği, aklımızın karıştığı yerde bize ilmini, izanını, irfanını nasip et.

Son Güncelleme (Salı, 27 Aralık 2016 12:03)

 
Kullanıcı Değerlendirmesi: / 10
ZayıfEn iyi 


MadibesAkif’in Hayatında Veteriner Hekimliğin İzleri

“Akif yalnız bizim asrımızın değil, hatta tarihimizin en büyük destan şairidir.” diyor Cenab Şahâbeddin. Onun kalbi katı hislerden çok uzak ve çok yüksek iki aşk ile yanar; din aşkı, vatan aşkı. Türk ve İslam tarihi Akif’ten daha büyük bir şair tanımaz. Alnında parıldayan inancın ışığını, ölümsüz mısralara dönüştüren, köylüsünden kentlisine, avamından havasına, her gönüle hitap etmesini bilen şair, mütefekkir, devlet adamı, önder.

Mehmet Akif, İstiklal Marşının Şairi olması sebebiyle “Milli Şair” unvanını haklı olarak almış ve onun bu unvanı tek başına bir insanın mensubu olduğu milletten alabileceği en büyük ödül ve paye olmuştur. “Allah bu Millet’e bir daha İstiklal Marşı yazılacak günleri göstermesin.”

Onun çok vasfı olduğunu biliyoruz. Ancak Mehmet Akif’in veteriner hekimliği, ondan söz edenlerin her nedense ya hiç aklına gelmez, yahut en sonunda hatırlanır. Oysa Mehmet Akif’in düşünce ve his dünyasında veteriner hekimliğinin işgal ettiği yerin ne kadar önemli olduğu, hayat tarzından ve şiirlerinden anlaşılıyor.

Mehmet Akif’i veteriner hekimlik mesleğinin meseleleri ile bu derece ilgili kılan neydi? Hiç şüphesiz bu mesleğe olan inancı, Akif’in okul hayatında ve ilk meslek yıllarında çok değerli hocaları olmuştu.

19.yüzyılın son çeyreği,Osmanlı Devleti’nin müspet ilim alanında hamle yıllarıydı. II.Abdülhamit Han zamanında birbiri ardından hizmete giren bilim yuvaları, yurtta ilime ve tekniğe yönelen kalplerin sayısını arttırıyordu. Yurt dışında eğitim gören milliyetçiler, medeni dünya ile açılan teknik mesafeyi kapatmaya çalışıyorlardı. Bu ilim ve teknik çabalarının en verimli olduğu alanlardan biri de veteriner hekimlik alanıydı.

Pasteur’un 1885 yılında kuduz aşısı tatbikatını duyurmasından sonra hemen ertesi yıl ülkemizden üç kişilik bir bilim heyeti, Pasteur Enstitüsü’ne Osmanlı Devletinin maddi armağanları ile beraber tebriklerini götürüyor, ilmi alışveriş böylece başlıyordu. Osmanlı Devleti 1887 yılında dünyanın 3. Kuduz Müesesesi’ni bu temaslar sonucu kurdu.

1893 yılında açılan ilk Veteriner okulu işte bu ortamda öğrencilerini eğitti. Veteriner Hekim adayı Mehmet Akif, Pasteur’un ilim yolundaki çabalarını sıcağı sıcağına bu yuvada öğreniyor, gizliden gizliye ona büyük bir sevgi besliyordu. Nitekim arkadaşı Mithat Cemal’in kaydettiğine göre, okul yıllarından sonra Akif’in kütüphanesinde Pasteur’un resmi hiç eksik olmamıştı. Hele Pasteur’un de kendisi gibi ilahi düzenin inanırı olması Akif’teki Pasteur sevgisini arttırıyordu.

Mithat Cemal diyor ki:

“Akif Pasteur’un adını heyecanla söylüyor heyecanla dinliyordu. (Sonradan anlıyorum) Bu heyecan Akif’te meftunluk tavrı almıştı. Kütüphanesinden Pasteur’un resimlerini çıkarır, dudağında ince tebessümle bu resimlere dalardı.”

Akif’in mesleki hayatında hep kendini hissettirirdi.1908’de kurulan ilk veteriner derneği “Osmanlı Cemiyet-i İlmiye Baytariyesi”nin kurucusu O idi. Yine ilk Veteriner dergilerinden biri olan “Mecmua-i Fünun-u Baytariye”nin yayın kurulu üyeleri arasında bulunuyordu.

Mehmet Akif’in önderlik ettiği mesleki derneklerden bir diğeri 1910 yılında kurulan “Baytar Mekteb-i Alisi Mezunin Cemiyeti”ydi. Cemiyetin “Risale-i Fenn-i Baytari”adlı yayın organı Akif’in idaresi altındaydı.

Memuriyet Sicil Kayıtlarında Veteriner Hekim Mehmet Akif Ersoy

Bu yazımın konusunu ve iskeletini oluşturan bilgi ve belgeler, Tarım ve Köyişleri Bakanlığının sicil arşivi ve personel kayıtlarından derlenmiştir. Söz konusu belgelerin büyük bir kısmı Osmanlı’ca, 1930’lardan sonraki döneme ait bazıları da günümüz Türkçe’siyle yazılmıştır.

Akif, Türkiye’de kurulan ilk sivil Veteriner Okulunun bir numaralı öğrencisidir ve aynı zamanda çok başarılı bir talebelik hayatının sonunda mezun olurken de okulun birincisidir.

Veteriner İşleri Genel Müdür Yardımcılığına kadar yükselen Mehmet Akif’in veteriner Hekim olarak sürdürdüğü 20 yıl civarındaki meslek hayatında da kuşkusuz dürüstlük, fedakarlık, başarı, yüksek bir ahlak anlayışı ve seciye ve erdem vardır.

Fatih dersiamlarından İpek’li merhum Tahir Efendi’nin oğlu olarak hicri 1290  yılında bugünkü Çanakkale ilinin Bayramiç kazasında doğmuştur.

Başlangıç ilimlerini (mukaddemât-ı ulumu) özel surette ders alarak tahsil ettikten sonra Mülkiye İdadisine (Lise) girerek buradan Rumi 1305 yılında bir kıt’a şehadetname (diploma) aldığını ve arkasından Mülkiye Baytar Mektebine (Veteriner Fakültesi) girerek dört yıl eğitim aldıktan sonra Rumi 1309 yılında sınıf birincisi olarak mezun olduğunu ifade etmiştir. Şiire ilgisi de bu yıllarda okulun son iki senesinde başlıyor.

Mehmet Akif’in kendi ağzından özgeçmişini anlattığı sicil belgesinde devamla, yirmi yaşında iken yani Rumi 1309 yılında 710 kuruş aylık ile Orman ve Madenler Bakanlığı Ziraat İşleri Fen Heyeti Beşinci Şube Müfettişi Muavinliğine tayin edildiği yazılmaktadır.

Görev yeri İstanbul olmasına rağmen Akif, 4 yıl Rumeli, Anadolu ve Arabistan’ın çeşitli bölgelerinde görev yapmıştır.

Bu seyahatler Akif’in gözlem gücünü, toplumu daha yakından tanımasını sağlamış olmalıdır. Akif bu dönemdeki gözlemlerini şiirlerinde son derece gerçekçi bir şekilde kullanır. Yine bu ve bundan sonraki seyahatler Akif’in hem düşünce tarzını hem de şiir anlayışını temellendirir.

Tarım Bakanlığı Ziraat Genel Müdürlüğünün Personel Müdürlüğüne hitaben yazdığı 14.07.1936 Tarih ve 808 sayılı yazıda Mehmet Akif’in Öğretmen iken 1920 de Milletvekilliğine seçildiği ve o zamana ait sicil kayıtlarının gönderildiğini ifade etmektedir.

 

 
Site Dili / Language
İstediğiniz dile çeviriniz

language you want to turn the

Üye Girişi
Ziyaretçi Sayısı
Bugün113
Dün3007
Tüm Zamanlar3956686
Kimler Çevrimiçi
Şu anda 173 konuk çevrimiçi
İstatistikler
Üyeler : 2168
İçerik : 1482
Web Bağlantıları : 26
Ziyaretçi Anketi
Gönül Sitesini Dünyanın neresinden İzliyorsunuz?