Kitap Okuma Anketi
Kitap Okuyor musunuz?
 
Yasal Uyarı
Bu sitede yayınlanan bütün eserlerin çoğaltılması, izinsiz olarak bestelenmesi yasaktır! Buna uymayanlar hakkında, 5846 ve 411 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu, 3257 sayılı Sinema ve Muzik Eserleri Kanunu Hükümleri gereğince hukuki işlem yapılacaktır. Sitede yayınlanan şiir, yazı ve hikayelerin telif hakları sahiplerine aittir. Ancak Naci Gümüş imzalı yazı, şiir ve hikâyeler; isim anılması, kaynak gösterilmesi şartıyla alıntılanabilir.
Twitter'den Takip
Sitemizi Mavi Kuş'u tıklayarak Twitter'da paylaşın.
Site İçi Arama
Kullanıcı Değerlendirmesi: / 2
ZayıfEn iyi 


Ve Kudüs şehri. Gökte yapılıp yere indirilen şehir.
Tanrı şehri ve bütün insanlığın şehri.
Altında bir krater saklayan şehir.
Kalbime bir ağırlık gibi çöküyor şimdi.
Ne diyor ne diyor Kudüs bana şimdi
Hani Şam'dan bir şamdan getirecektin
Dikecektin Süleyman Peygamberin kabrine
Ruhları aydınlatan bir lamba
İfriti döndürecek insana:
Söndürecek canavarın gözlerini
İfriti döndürecek insana

Ve Kudüs'ü terkettiğin o ikindi
Birinci Cihan Harbi günü vakti
Kan sızdırıyor kaburga kemikleri
Karlı dağlardan indirdiğin atların
Bir evde perdeyi indiriyor bir kadın
Mahşerin perdesini kıyametin perdesini
Ağlıyor yere inen saçları
Göğü yırtan kefen beyazı elleri

Ve Kudüs şehri. Gökte yapılıp yere indirilen şehir.
Tanrı şehri ve bütün insanlığın şehri.
Yeşile dönmüş türbelerin demiri
Zamanın rüzgar gibi esen zehiriyle
Ve yatırlar patır patır kaçıyor geceleri
Boşaltıyorlar işgal edilmiş bir şehri boşaltır gibi
Kaçıyorlar Lut şehrinden kaçar gibi
Tuz heykele dönüşmemek için Tanrı gazabıyla
Susmuş minarelerin azabıyla
Yıkılmış cami kubbelerinin ıstırabıyla
Ve şehit kemiklerinin bakışı bir başka bakış
Artık burada taş bile durmak istemez
Ve ay'ı görmek istemez zeytin ağaçları
Eğilerek selamlamazlar hilali hurmalar
Artık ne Zekeriya ve ne İsa var
Sararmış bir tomar mı mucizeler
Ölülerin dirilişi şifa veren kelimeler
Ve ne de Miraçtan bir iz
Yerden yükselen kaya

Ve Kudüs şehri. Artık yer şehri, toprak şehri.
Bakır yaprakların, çelik göğdelerin, acımasız yüreklerin.
Demir köklerin, tunçtan ve uranyumdan dalların.
Kurşundan çiçeklerin şehri.
Gülle kusuyor ana rahmi
Bomba parçalıyor beynini bebeğin
Tanklar saldırıyor evlere bir anda ev yok tank var
Uçak var gök yok utanç var
Ve kime karşı bütün bunlar
Masum insanlara karşı
Binlerce yıl oturdukları yurtta kalmak isteyenlere karşı
Ve kim tarafından bütün bunlar
Romanın, Babilin, Asurun ve Firavunların
Ve nice milletlerin zulmünü görenler tarafından
Zalime olan öcünü mazlumdan almak
Zalim olmak ve en zalim olmak
Ve artık ne İbrahim ne Yakup ve ne Musa var
Tersinden okunan Tevrat hükümleri
Karaya boyanmış Mezmurlar

Ve Kudüs şehri. İçiyle ve ruhuyla suskun
Göklere kaçmış hayaliyle
Bir pervane gibi ışığa uçmuş gönlüyle
Bir başka aleme göçmüş hakikati
Tanrı katına varmış
İki elini kavuşturup divana durmuş
Hüküm istemiş

Yeryüzüne yeryüzü kadısına
Hüküm ki:
Haksız yere bir insanı öldüren bütün insanlığı öldürmüş gibidir

Ve haksız yere insan öldürenin cezası ölüm
Ve fitne, Arzı fesada verme, daha büyük suç adam öldürmekten

Fitne bastırılıncaya kadar savaşın!
Yeryüzünden fesat kalkıncaya kadar
Ey insanlık, ey insanlar
En gündüzden daha gündüz,
Hakikatten daha hakikat
Müslümanlar.

Sezai KARAKOÇ


Son Güncelleme (Pazartesi, 31 Temmuz 2017 18:13)

 
Kullanıcı Değerlendirmesi: / 5
ZayıfEn iyi 

Doğuda bir baba vardi 
Batı gelmeden önce 
Onun oğullari batıya vardı 

Birinci oğul batı kapılarında 
Büyük törenlerle karşılandı 
Sonra onuruna büyük şölen verdiler 
Söylevler söylediler babanın onuruna 
Gece olup kuştüyü yastıklar arasında 
Oğul masmavi şafağin rüyasında 
Bir karaltı yavaşça tüy gibi daldı içeri 
Öldürdüler onu ve gömdüler kimsenin bilmediği bir yere 
Baba bunu havanın ansızın kabaran gözyaşından anladı 
Öcünü alsın diye kardeşini yolladı 

İkinci oğul Batı ülkesinde 
Gezerken bir ırmak kıyısında 
Bir kıza rastladı dağların tazeliginde 
Bal arılarının taşıdığı tozlardan 
Ayna hamurundan ay yankısından 
Samanyolu aydınlığından inci korkusundan 
Gül tütününden doğmuş sanki 
Anne doğurmamış da gök doğurmuş onu 
Saçlarını güneş destelemiş 
Yıllarca peşinden koştu onun 
Kavuşamadı ama ona 
Batı bir uçurum gibi girdi aralarına 
Sonra bir kış günü soğuk bir rüzgâr 
Alıp götürdü onu 
Ve ikinci oğulu 
Sivri uçurumların ucunda 
Buldular onulmaz çılgınlıkların avucunda 
Baba yağmurlardan anladı bunu 
Yağmur suları aci ve buruktu 
İşin künhüne varsın diye 
Yolladı üçüncü oğlunu 


Üçüncü oğul Batıda 
Çok aç kaldı ezildi yıkıldı 
Ama bir iş buldu bir gün bir mağazada 
Açlığı gidince kardeşlerini arayacaktı 
Fakat batinin büyüsü ağır bastı 
İş çoktu kardeşlerini aramaya vakit bulamadı 
Sonra büsbütün unuttu onları 
Şef oldu buyruğunda birçok kişi 
Kravat bağlamasını öğrendi geceleri 
Gün geldi mağazası oldu onu parmakla gösterdiler 
Patron oldu ama hala uşaktı 
Ruhunda uşaklık yuva yapmıştı çünkü 
Bir gün bir hemşehrisi onu tanıdı bir gazinoda 
Ondan hesap sordu o da 
Sırf utançtan babasına 
Bir çek gönderdi onunla 
Baba bu kağıdın neye yarayacağını bilemedi 
Yırttı ve oynasınlar diye köpek yavrularına attı 
Bu yüklü çeki 
İyice yaşlanmıştı ama 
Vazgeçmedi koyduğundan kafasına 
Dördüncü oğlunu gönderdi Batıya 

Dördüncü oğul okudu bilgin oldu 
Kendi oymak ve ülkesini 
Kendi görenek ve ülküsünü 
Günü geçmiş bir uygarlığa yordu 
Kendisi bulmuştu gerçek uygarlığı 
Batı bilginleri bunu kutladı 
O da silindi gitti binlercesi gibi 
Baba bunu da öğrendi sihirli tabiat diliyle 
Kara bir süt akmıştı bir gün evin kutlu koyunundan 

Beşinci oğul bir şairdi 
Babanın git demesine gerek kalmadan 
Geldi ve batının ruhunu sezdi 
Büyük şiirler tasarladı trajik ve ağır 
Batının uçarılığına ve doğunun kaderine dair 
Topladı tomarlarını geri dönmek istedi 
Çöllerde tekrar ede ede şiirlerini 
Kum gibi eridi gitti yollarda 

Sıra altıncı oğulda 
O da daha batı kapılarında görünür görünmez 
Alıştırdılar tatlı zehirli sulara 
Içkiler içti 
Kaldırım taşlarını saymaya kalktı 
Ev sokak ayırmadi 
Geceyi gündüzle karıştırdı 
Kendisi de bir gün karıştı karanlıklara 

Baba ölmüştü acısından bu ara 

Yedinci oğul büyümüştü baka baka ağaçlara 
Baharın yazın güzün kışın sırrına ermişti ağaçlarda 
Bir alinyazısı gibiydi kuruyan yapraklar onda 
Bir de o talihini denemek istedi 
Bir şafak vakti Batıya erdi 
En büyük Batı kentinin en büyük meydanında 
Durdu ve tanrıya yakardı önce 
Kendisini değistiremesinler diye 
Sonra ansızın ona bir ilham geldi 
Ve başladı oymaya olduğu yeri 
Başına toplandı ve baktılar Batılılar 
O aldırmadı bakışlara 
Kazdı durmadan kazdı 
Sonra yarı beline kadar girdi çukura 
Kalabalık büyümüş çok büyümüştü 
O zaman dönüp konuştu : 
Batılılar ! 
Bilmeden 
Altı oğlunu yuttuğunuz 
Bir babanın yedinci oğluyum ben 
Gömülmek istiyorum buraya hiç değişmeden 
Babam öldü acılarından kardeşlerimin 
Ruhunu üzmek istemem babamın 
Gömün beni değiştirmeden 
Doğulu olarak ölmek istiyorum ben 
Sizin bir tek ama büyük bir gücünüz var : 
Karşınızdakini değistirmek 
Beni öldürseniz de çıkmam buradan 
Kemiklerim değişecek toz ve toprak olacak belki 
Fakat değişmeyecek ruhum 
Onu kandırmak için boşuna dil döktüler 
Açlıktan dolayı çıkar diye günlerce beklediler 
O gün gün eridi ama çıkmadı dayandı 
Bu acıdan yer yarıldı gök yarıldı 
O nurdan bir sütuna döndü göğe uzandı 
Batı bu sütunu ortadan kaldırmaktan aciz kaldı 
Hâlâ onu ziyaret ederler şifa bulurlar 
En onulmaz yarası olanlar 
Ta kalblerinden vurulmuş olanlar 
Yüreğinde insanlıktan bir iz tasıyanlar...

Sezai KARAKOÇ

Son Güncelleme (Pazartesi, 07 Ağustos 2017 13:35)

 
Kullanıcı Değerlendirmesi: / 17
ZayıfEn iyi 

mehmet_aliElinizdeki Meallere bakarsanız kılabilirler...!

Müddessir suresinin 40 ve devamındaki ayet grubu dikkatlice okunduğunda tüm insanlara temsilî olarak bir örnek verilmektedir. Bu âyet grubunda iki topluluğun, âhiret hayatlarından bir kesit gözler önüne serilmektedir.

Rabbimiz bize kılavuz olarak gönderdiği öğüt kitabı olan Kur’ân da Müddessir sûresinin 40 ve devamı âyetlerinde, gerçeği daha iyi kavrayabilmemiz için sanki bir tiyatro sahnesini gözlerimizin önünde canlandırmakta. Bakınız ne oluyor bu sahnede? Dikkatlice okuyalım ve bu sahneyi gözlerimizin önünde canlandırmaya çalışalım.

Bunlardan bir grubun, dünyada iken gördüğü alâmetlere bakıp düşünerek, bütün bunları yaratan bir yaratıcının olduğuna ve bu basit dünya hayatından sonra da herkesin yaptığı işlerin karşılığını göreceği âhiret hayatına inanmış, toplum için iyilik ve güzellikler üretmiş insanların içinde bulundukları Cennet yaşamları anlatılmaktadır.

İşte bu Cennet hayatı yaşayanların,  karşılarında bir topluluk daha var. Cennette bulunan insanlar bu topluluğa baktıklarında ne görüyorlar biliyor musunuz? Dünyada iken birlikte oturup konuştukları, birlikte yemek yedikleri arkadaşlarının Cehennemde ateşler içinde olduklarını görünce şaşkınlıklarını gizleyemiyorlar ve onlara sesleniyorlar:  “SİZİ SEKAR'A (Cehennem ateşine) SÜRÜKLEYEN NEDİR?”

Karşı tarafta (Cehennemde) bulunan arkadaşları cevap verirler: BİZ, MUSALLİN yani SALÂTÇILARDAN [mâli yönden ve zihinsel açıdan destek verenlerden; toplumu aydınlatmaya çalışanlardan] DEĞİLDİK, miskini de yiyeceklendirmiyorduk; işsiz güçsüze de kendi ekmeğini kazanacak fırsat ve imkân vermiyorduk. Ve biz boşa uğraşanlarla beraber boşa uğraşırdık. Ve de biz, tartışılmaz ve karşı çıkılmaz olan ölüm, kıyâmet bize gelene kadar DİN GÜNÜ'NÜ YALANLIYORDUK” dediler. (Müddessir 43-47) Hakkı Yılmaz meali.

İşte asıl üzerinde dikkatlice durulması ve düşünülmesi gereken kısım. Genelde bu bölüm alelacele okunur ve geçiştirilir. Onun için bu gruptakilerin ortak vasıflarını maddeler halinde sıralayalım.

1)Musallin yani salâtçılardan değildik. (Salât sözcüğünü kök anlamından koparıp da namaz olarak anlamlandırırsak, “namaz kılanlardan değildik” şeklinde anlaşılır.)

2)İmkânları olmadığı için muhtaç durumda bulunan [miskinlerin] karınlarını doyurmalarını, ekmeklerini kazanmalarını sağlamaya yanaşmıyor, buna karşı bir istek duymuyor, birbirimizi bu konuda teşvik etmiyorduk. Eğer miskin durumuna düşürülmüş kişileri sabah-akşam doyurursanız sizin köleniz olurlar. Rabbimiz bunu istemiyor. Bu miskin, hareketsiz hale getirilmiş kişilere kendi kazandıkları ile geçinecekleri iş imkânı sağlamamız isteniyor.

3) Ve biz boşa uğraşanlarla beraber boşa uğraşırdık.”

4)Ve de biz, tartışılmaz ve karşı çıkılmaz olan ölüm, kıyâmet bize gelene kadar DİN GÜNÜ'NÜ YALANLIYORDUK. Din Günü, âhiretteki hesap günüdür. Hesap Günü, iyilerin iyiliklerinin, kötülerin de kötülüklerinin tam karşılığının verileceği gündür. 

 

Şimdi de örnek olarak Diyanet Vakfı Mealindeki 43. âyetine bakalım. 

Onlar şöyle cevap verirler: Biz namaz kılanlardan değildik.” Araştıracağınız diğer meallerde de aynı anlamlar verilmekte.

Önyargılarımızdan arınarak bir düşünelim. Din gününü yalanlayan, yani öldükten sonra kıyamet günü tekrar diriltilip, hesaba çekileceğine inanmayan bir kişinin namaz kılması düşünülebilir mi? Veyahut bu kişi dünyada iken âhiret hayatına inanmadığı halde, şeklen namaz kılmış olsa Cehennem hayatından kurtulabilir mi?

Oysa Rabbimiz bu âyet grubunda din gününe inanan kişilerin salât etmeleri durumunda Cennete girebileceklerini bizlere duyurmaktadır. Yani âhiret hayatına inanmadığı için salât etmeyenlerin (namaz kılmayanların değil) Cehennem ateşinde olacaklarını bildirmektedir. Âhiret hayatına inanmayan bir kişinin namaz kılmasını beklemek ne kadar anlamsız değil mi?

Âyetin orjinalineki musallîn sözcüğü salât edenler anlamındadır. İşte salât sözcüğü kök anlamı olan malî yönden ve zihinsel açıdan topluma destek vermek olarak anlamlandırıldığında, hiçbir çelişki olmamaktadır. Salât sözcüğünü namaz kılmak olarak meallendirirseniz, Kur’ân içinde anlamsız bir mesaj veriliyormuş tehlikesi oluşmaktadır.

Bir de şöyle düşünün. Müddessir sûresi, Mekke döneminin ilk yıllarında inmiştir. Daha o zaman şimdi namaz olarak bildiğimiz ritüel ibadet şekli henüz yoktu. Ama toplum tarafından eskiden beri bilinen ve her peygambere emredilen salât vardı. Çünkü SALÂT DİNİN DİREĞİDİR.

Hatta Muhammed (A.S.) daha peygamberlik ile görevlendirilmeden önce salât ederken (Bir ihtiyaç sahibine yardım edip, destek verirken) kendini kerim sanan Mekke’nin ileri gelen bir sömürücüsü tarafından “Bu salât işi sana mı kaldı, yardım da olsa yapılacaksa biz yaparız” diyerek tartaklanmıştı. (Alâk sûresindeki “O salât edeni engelleyeni gördün mü?” âyeti.) Peygamberimize peygamberlik görevi, yürütüldüğü Mescid-i Âksâ’da bu olay üzerine verilmişti. 

İslâm âlimleri, Müddessir sûresinin anlamlandırılmasında, aklî ve mantıkî bir çelişki oluşmaması için bin bir türlü tevile başvurmak zorunda kalmaktadırlar. Edebî ve süslü cümleler kurarak gerçeğin üzerini örtmektedirler.

Araştırmacılar, ilim adamları her şeyden önce ilm-i vazıı (lügatlerde sözcüklerin ilk konuluş anlamlarının araştırıldığı ilim dalı) konusunda ciddî çalışmalar yapmalıdırlar. Kadim lügatlerden özellikle salât sözcüğü üzerinde ciddî araştırmalar yapmalıdırlar. Salât sözcüğünün kök anlamından kimler tarafından ve ne amaçla saptırıldığı konusunu tarafsız bir şekilde araştırmalıdırlar.  Yoksa “Bu zamana kadar böyle anlaşılmış” diyerek, Kur’ân dışı kaynakları delil gösterip, Rabbimiz huzurunda sorumluluktan kurtulamazlar.

Bakî olan Allah’a emanet olunuz.

Mehmet Ali Oğuz

Em. C. Savcısı

Son Güncelleme (Çarşamba, 21 Haziran 2017 12:13)

 
Site Dili / Language
İstediğiniz dile çeviriniz

language you want to turn the

Üye Girişi
Ziyaretçi Sayısı
Bugün118
Dün3007
Tüm Zamanlar3956691
Kimler Çevrimiçi
Şu anda 195 konuk çevrimiçi
İstatistikler
Üyeler : 2168
İçerik : 1482
Web Bağlantıları : 26
Ziyaretçi Anketi
Gönül Sitesini Dünyanın neresinden İzliyorsunuz?