Kitap Okuma Anketi
Kitap Okuyor musunuz?
 
Yasal Uyarı
Bu sitede yayınlanan bütün eserlerin çoğaltılması, izinsiz olarak bestelenmesi yasaktır! Buna uymayanlar hakkında, 5846 ve 411 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu, 3257 sayılı Sinema ve Muzik Eserleri Kanunu Hükümleri gereğince hukuki işlem yapılacaktır. Sitede yayınlanan şiir, yazı ve hikayelerin telif hakları sahiplerine aittir. Ancak Naci Gümüş imzalı yazı, şiir ve hikâyeler; isim anılması, kaynak gösterilmesi şartıyla alıntılanabilir.
Twitter'den Takip
Sitemizi Mavi Kuş'u tıklayarak Twitter'da paylaşın.
Site İçi Arama
Kullanıcı Değerlendirmesi: / 2
ZayıfEn iyi 

ilhan akkurtToplumsal sözleşme, adı üstünde toplumu oluşturan bireylerin hak ve hukukunu belirleyen antlaşma veya anayasadır. Böylece insanlar fikir birliği ederek yaptıkları bu antlaşmayla, bir arada yaşayan çeşitli bireylerin hakları korunarak olası çatışmaların önüne geçilmektedir. Hayvanlar âleminde bu iş iç güdü ile güçlünün üstünlüğü ve hâkimiyetiyle halledilmektedir. Yönetim ve üstünlük, binlerce yıllık insanlık tarihinde seçim ve adaletten uzak, hayvanlar âlemine benzer şekilde güçlünün eliyle yürütülmüştür. İnsanlar ötekileştirilerek katledilmiş hak hukuk gözetilmemiştir. Günümüzdekine benzer seçimle oluşan anayasal yöntemin mucidi olarak batılı ülkeler sanılmaktadır. Batıda bu işin bilinen en meşhur uygulaması 1789 Fransız İhtilali sanılsa da, işin başlangıcı İngiltere’de 1215 yılında imzalanan Latince “Büyük Özgürlük Fermanı” anlamına gelen Magna Carta Libertatum isimli antlaşmaya dayandırılır.

Britanya Adası’nı ele geçiren Fransız Kralları yerli derebeyi ve baronların güçlenmesini önlemek için onlara baskılar uyguluyordu. 150 yıl süren baskılara karşı direnen yerli baronlar, Fransız kökenli İngiliz Kralı Yurtsuz John’u yenerek imzalatılan bu belge ile kralın ilk kez yetkilerini kısıtlanmış, halka bazı hak ve özgürlükler tanınmıştır. Günümüzdeki anayasal düzene ulaşana kadar yaşanılan tarihi sürecin en önemli basamaklarından birisidir. Aslen Papa III. Innocent, Kral John ve baronları arasında, kralın yetkileri hususunu karara bağlamak amacıyla imzalatılarak baron ve din adamlarından oluşan bir meclis kurulmuş oldu.  Kralın bazı yetkilerinden feragat etmesini, kanunlara uygun davranmasını ve hukukun kralın arzu ve isteklerinden daha üstün olduğunu kabul etmesini zorunlu kılıyordu. Bazı maddeleri şöyledir:

1. Hiçbir özgür insan yürürlükteki yasalara başvurmaksızın, tutuklanamaz, hapsedilemez, mülkü elinden alınamaz, sürülemez ya da yok edilemez.

2. Adalet satılamaz, geciktirilemez hiçbir özgür yurttaş ondan yoksun bırakılamaz;

3. Yasalar dışında hiçbir vergi, yüksek rütbeli kilise adamları ile baronlardan oluşan bir kurula danışılmadan haiz yoluyla ya da zor kullanarak toplanamaz.

Magna Carta 63 maddeden oluşmuştur ve birçok önemli maddesi vardır fakat 39. madde’nin önemi farklıdır. Çünkü 39. madde günümüz hukuk sisteminin temellerini atmıştır.

39. Madde: “Özgür hiç kimse kendi benzerleri tarafından ülke kanunlarına göre yasal bir şekilde muhakeme edilip hüküm giymeden tutuklanmayacak, hapsedilmeyecek, mal ve mülkünden yoksun bırakılmayacak, kanun dışı ilan edilmeyecek, sürgün edilmeyecek veya hangi şekilde olursa olsun zarara uğratılmayacaktır.”

Bu sayede derebeyleri, baronlar ve kontlar üzerinde kralın keyfi baskıları kalkmış, kral ve derebeylerin karşılıklı vazifeleri belirlenmişti. Fermanın ilan edilmesi ile derebeyleri büyük imtiyazlar elde etti ve derebeylik mefhumu sağlam bir zemine oturtuldu. Halk ise yine köle gibi-serf olarak kalmış, derebeylerin toprakla birlikte alıp sattığı konumdan kurtulamamıştı. Buna rağmen bu antlaşma ve kurulan meclis batıda demokrasi, insan hak ve özgürlüklerinin başlangıcı sayılmıştır.

Oysa bu antlaşmadan 593 yıl önce 622 yılında yapılmış MEDİNE SÖZLEŞMESİ ismiyle başka bir antlaşma daha vardır. İslam Peygamberi Hz. Muhammed M.S. 622 yılında Mekke’den Medine’ye göç etmesiyle taraftarları Müslümanlar ile  Yahudiler ve Müşrik Araplar arasında birlikte yaşamanın kurallarını belirlemişlerdir. Bu tarihte Medine’de 10.000 kişinin yaşadığı, bunlardan 1.500’ünün Müslüman, 4.000’nin Yahudi ve 4.500’ünün Müşrik Arap olduğu tahmin edilmektedir. Kabile ve akrabalık hukukuna göre yaşayan Araplar ilk defa böyle çok kültürlü ve ırklı bir antlaşma ile karşılaşmışlardı. Bu antlaşmanın 2. maddesi bu topluluklar, din ve hukuk temelinde “diğer insanlardan ayrı bir ümmet” olarak tanımlanmıştır. 

Son Güncelleme (Cumartesi, 27 Mayıs 2017 18:20)

 
Kullanıcı Değerlendirmesi: / 3
ZayıfEn iyi 

ERZURUM’DA GÜNEŞ ERKEN DOĞAR

(30 Nisan/01-02/Mayıs/2017)

ERZURUM'DA SABAH

erzurumErzurum Havaalanına uçağımız indiğinde yatsı geçmişti. Hava soğuktu. Sokak lambalarının aydınlattığı yerlerin dışında her yer zifiri karanlık, gökyüzünde yıldız çoktu.

Önce Öğretmen Evinde yemeğe gittik. TYB Erzurum Şube Başkanı Hanefi İspiri, Başkan Yardımcısı Yusuf Kotan ve ismini sayamadığım enerji dolu genç arkadaşlar karşıladılar.

Vakit geçirmeden de Erzurum Hizmetiçi Eğitim Enstitüsünde geceyi geçirmeye…

Güneş Erzurum'da erken doğmuş…

Sabah erkenden dışarı çıktığımda hava berrak, güneş yükselmiş ama daha saat altı buçuk ancak. Güneş ışıkları gözlerimi kamaştırıyordu. Ellimi gözlerime siper yapıp baktım; Uzaklarda dağlar dupduru görünüyordu.

Palandökende kar vardı...

HAYAT BİR OTOBÜS İÇİNDE

Erzurum Büyük Şehir Belediyesi bir otobüs tahsis etmiş, o bizi adım adım takip ediyordu. Otobüs içinde bazen sessizlik bazen ise neşe hâkimdi.

 

Bazen ileriye bakan gözler bazen de düşünen beyinler. Bir bakarsın bir şairin dilinde şiir bir bakarsın Kadir Karaman'ın dilinde şarkı olur şiir...

Cuma Ağaç sözü alır o tatlı üslubuyla yollar tükenir söz tükenmez. Muzaffer Doğan’ın yaşına göre o kadar şiiri ezbere okuması doğrusu beni şaşırttı. Mehmet Doğan ile İbrahim Ulvi Yavuz’un her zamanki gibi sessiz oturuşu, Mehmet Yaşarın şiir okuma heyecanı gözden kaçmadı. Maraş’tan gel de şiir okuma? O güzel yorumunu kattı şiire.

İstanbul’dan Mahmut Bıyıklı ile arkaya çekilip sohbete daldık bir ara… “Haksız yere taşlanmak zor geliyor.” İnsan her yerde insan, bazen aşağıda oluyor bazen de yukarıda!..

Otobüsümüz bazen düzgün yollardan geçiyor, bazen de sarsılarak, tozlu topraklı yollardan…

İşte böyle geçer zaman bir otobüsün içinde.

YERİN KULAĞI

Son Güncelleme (Perşembe, 18 Mayıs 2017 20:03)

 
Kullanıcı Değerlendirmesi: / 2
ZayıfEn iyi 

 fotomehmetarkaplanİnsanın hayatında dönemeçler vardır. Kendi dönemecimi yetmişli yıllarda yaşadım. Ailemden, toplumdan, içinde yaşadığım düzenin okullarından edindiğim bilgileri, aklın, muhakemenin süzgecinden geçirmeye başladığımdan bu yana çok şey değişti. Bende oluşan bu yol ayrımı, geçmişime ve dünyaya ilişkin edindiğim birçok bilginin yeni bir bakış açısıyla değerlendirilmesine neden oldu.

Osmanlının son yüzyılından itibaren batıya yönelmiş bir toplumun insanı olarak, aklımı, muhakememi etkileyen batı kültürünün izlerini taşıyordum. Fransız kültür ihtilalinden sonra etkin bir şekilde bireyciliği öne çıkaran batı kültürü, kafasını çalıştıran bireylerin her şeyi yapabileceğini vurguluyordu. Sanayisi gelişmemiş toplumların fakirleşmesini sağlayan dünya düzeninin mağdurlarındandık. I. Dünya savaşından sonra, işgal edilen, parçalanan ve disiplin altına alınan ülkemin geleceği, batıya ne kadar benzerse o kadar kurtulur inancını taşıyordu. Hâlbuki batı bireyselliği öne çıkarırken, insani duyguları da, sermayenin gücüne teslim etmiş. Çıkara endeksli bir düzen yapılandırmasıyla dünyayı sömürürken, kendi insanlarına sağlam bir hayat sunuyordu. Ancak aynı sağlamlık; sömürdüğü, dolaylı dolaysız yönettiği ülkelerde yoktu. Zannediyorduk ki; biz de sanayileşirsek, biz de gelişirsek, bizim de ekonomik değerlerimiz iyi olursa, bize de sağlam bir hayat düzeni sunulur. Ancak bu avuntu 100 yıl geçmesine rağmen henüz gerçekleşmiş değil. 

Gelişen olayları insani duygularla izlediğimde, birey ne kadar güçlenirse o kadar toplumdan bağımsız oluyordu. Toplumu birlikte tutan, sevgi, saygı, paylaşım değerleri, bireysel bilincini geliştirenlerce tanınmıyordu. Aynı apartmanda yaşayıp da, yıllarca birbirini tanımayan bir hayat tarzına şahit oluyorduk. İyi bir işi, cebinde parası olan bireylerin gözünde, eskiden var olan komşuluk, akraba, toplumsal ilişkiler önemsiz hale gelmişti.

Eski günler özlemiyle hatırlanan, özlemle söylenen her şey, bireyselliğin gelişmesiyle yok olurken, özlemlerin ifadesi bireysel bilinç olarak önümüze çıkıyor. İnsan bilinçli bireysellik yolunda kaybettiklerini özlemle hatırlarken, geriye dönmeyi düşünmüyordu.

Batının hümanist, kapitalist düzeni, bireyci, bireysel insanlar yetiştirip, kurduğu ekonomik düzen içinde her bireyi, tüketim ekonomisi kapsamında kendine bağlıyordu. Sanki merkezden yönetilen bir programın ara kabloları ile her birey düzene bağlanırken, ne bağlı olan insanlar arasında, ne de kablolar arasında temas istenmiyordu. Krediler, kredi kartları sistemiyle insanların geleceği kapitalizm adına teminat altına alınıyor. İnsanların geleceği borçlandırılıyor. Her borçlandırma kapitalizmin gelişmesine, bireyin yalnızlığına, toplum bilincinin yok oluşuna neden oluyordu.

Kapitalist düzene göre, tüketim ekonomisinde alışveriş yapabilmek bir ayrıcalıktı. Tüketim ekonomisinin bütün propagandası, reklamları bu yöndeydi. Oluşturulan devasa alışveriş merkezleri, bankalar, sanal sistemle kurulan satış merkezleri, ihtiyaçtan çok, ihtiyaç dışı alımları teşvik ederek, insanların evlerini çöplüğe dönüştürürken, borçları şişiriyor. İnsanlar borç bataklığında her türlü insani değerlerinden vazgeçecek psikolojileri yaşamaya başlıyordu. Toplumun suç saydığı kapsama girmeseler de, gece gündüz borç ödemek için, aklını, muhakemesini, kalbini, bedenini, zamanını veren insan kitlesi, artık yeni bir dönemeci yaşıyordu. Eskinin zincirlerle bağlı köleleri yerine, alışveriş merkezlerine, televizyon dizilerine, kredi kartı borçlarına, banka kredilerine bağlı bir kölelik oluşuyordu.

Elektriğin bulunuşunun üzerinden çok geçmedi. Elektrik ile gelişen dünya insanlığa yeni bir düzen kuruyor. Elektrikle kurulan yaşam insanlara birçok kolaylık sağlarken, insanların yaşamını da her alanda kendine bağlamayı başarıyor. Elektronik alanındaki gelişmeler. Teknolojik gelişmeler. Dijital sistemler… İnsanları gittikçe köleleştiriyor. İnsanlar artık, elektrik olmadan yaşamın bir anlamı olmayacağı inancına doğru gidiyor. Yaklaşık 200 yıldır insan yaşamında varlığını sürdüren elektriğin, insanı bu kadar kendine köleleştirmesi pek hayra alamet değil.

İnsanlığın geleceği ile ilgili birçok konu kafamı kurcalarken, insanlık adına kaybedilen bütün değerleri arama yoluna koyuldum. Bunun için yola çıktığımda gördüğüm gerçekler beni iyice hayal kırıklığına uğrattı. Farklı bir bilinç; aklımı, muhakememi, kalbimi kendine köle etmişti. İnanıyordum ki, cebimde para varsa, sırtımı maddi bir teminata dayandırmışsam mesele yoktu. Bu bilince göre insan, insanlar, asla güvenilecek varlık değildi.

Batı kültürünün, yaşamının, ideallerinin getirdiği bu nokta, insanlığın dip noktası olabilir miydi?

İnsanın insana güvenmediği, insanın insana dayanmadığı, insan ilişkilerinin sevgiyle, saygıyla, paylaşımla oluşturulamadığı bir düzende, para, maddi güç, insanı nereye kadar götürebilirdi?

Düşünün; her şeyini internet üzerinden yapmaya başlayan bir düzende, elektrikler kesilse, internet kopsa ne olurdu? Bankada paranız var. Bankaya gidiyorsunuz diyorlar ki, “elektrikler yok, dolayısıyla sistem yok” Sistem olmayınca paranızı alamıyorsunuz.

Hastanelere gidiyorsunuz. Muayenenizde kullanılan bütün araç ve gereçler çalışmıyor. Sisteme girip sizin hakkınızda herhangi bir işlem yapamıyorlar. Nedeni “sistem yok” Çalışmak için işyerlerine gidiyorsunuz. Elektrikler kesik. Bilgisayarlar, makineler, araç ve gereçler çalışmıyor. Sistemi oluşturan bütün katmanlar elektriğe dayalı ve elektrik yok. Yani sistem yok. Çünkü sistem sanal, elektrik gücüne bağlı… Her şey bir programdan ibaret… Sanal program çöktü her şey bitti. O zaman sistem sanki bir ceset gibi… Ses vermiyor.

İçinde yaşadığımız düzen bir anda bizi, parasız, pulsuz, işsiz güçsüz bırakabilir. Binlerce yıl, toprağa, ormana, güneşe, denize, suya bağlı hayat yaşayan insan, bütün bunlardan vazgeçip elektriğe dayalı yaşamı oluşturmakla, kendi intiharını kendisi hazırlamış görünüyor.

Düşünebiliyor musunuz? Bir siber saldırı… Elektrik santrallerinin vurulması… Ülke nüfusunun neredeyse yarısından fazlasının birkaç şehirde toplanıp, tamamen elektriğe dayalı bir yaşama mahkûm edilmesi… Bir savaş durumunda ülke nüfusunun yarısından fazlasının yaşadığı şehirlerin füzelerle veya bombalarla vurulması… Gittikçe bireyselleşen, maddileşen bir insanı, bir toplumu ne hale getirebilir?

Doğal yaşamdan, bilimsel, bilgisel, teknolojik, elektriksel, sanayi yaşamına geçen insanlığın sonunu düşünemiyorum. İnsanlığın dönemeci iyi yolda değil. Japonya’nın üzerine atılan iki atom bombasının en az yüz iki yüz kat fazla etkilisini yapmakla övünen insanlığın geleceğe söyleyeceği ne olabilir?

Teknolojik, bilimsel, elektriksel, sanayi yaşamı insanı insandan, ailesinden, toplumdan ayırıyor. Düzeni oluşturanlar, tepede insan hayatının geleceğini çalacak yapılandırmalarıyla üzerimize yürüyorlar.

Çocuklarımıza edindireceğimiz gelecek, uzun soluklu bir yarışın sonunda, elde edeceğimiz kölelik ödülünden başka şey olmama noktasına gelmiş. Hemen her birimiz, kendimizi düzenin sağlam kalelerinden birine atma peşinde sıraya girmişiz.

Peki, ne olacak?

İnsanlık; doğadan kopup, sanayiye, teknolojiye bağımlı bir hayat yaşamına girdiğinde, ortada insan kalacak mı?

Öyle geliyor ki; sanki bilim kurgu filmlerindeki teknolojik robotlar yerine, etten, kemikten, kandan oluşan robotlar haline getiriliyoruz. Bilim kurgu filmlerinde gördüğümüz robotlar yerine her birimiz aday gibiyiz.

 Peki, ne yapmamız gerekiyor?

 Belki; bireysel olarak yapabileceğimiz çok şey yok. Ancak bireyler olarak bilinçlenip, topluma yeni bir ivme kazandırabilirsek, belki bir çare bulabiliriz.

 Bu çare neler olabilir?

 Yalansız, riyasız, dürüst bir yaşam… İnsanı köleleştirecek tüm oluşumlara karşı mesafeli durarak, düzenli bir şekilde doğal yaşama geçmek. Ülke içindeki nüfusu birkaç şehirde toplama yerine, bütün ülkeye yayacak politikalar üretmek. İnsanların yaşamını tamamen maaş ve tüketim düzeninden, doğal üretimlerle yaşam kurmaya doğru düzen oluşturmak.

 Batı kültürünün oluşturduğu çıkar odakları, insanları kendisinden ayıracak her türlü sisteme karşıdırlar. Onların tek istediği, dolup taşan alışveriş merkezleri… İnsanların sınırsızca, sorumsuzca yiyip içecekleri merkezler. Ve her türlü dijital bağımlılıklar.

 Bu gerçeği gören insanın, insanların, devlet görevlilerinin, ciddi tedbirler alması gerekir. Aksi halde, insan kendini yaşatacak tüm dalları sürekli kesmektedir.

 Ben; şahsım adına, batı kapitalizminin insanlara dayattığı maddeciliğe, çıkar odaklarının kölesi haline getirmek istediği düzene karşı çıkıyor. Oluşturulmak istenen düzeni boykot ediyorum.

Gençlik yıllarımda, toplum birbirini destekler, birbirine borç verir. İnsanlar birbirine sahip çıkardı. Gün geçtikçe bu değerler azaldı ve bugün yok denecek noktaya geldi.

 Gençlik yıllarımda, arkadaş, akraba, komşuluk ilişkileri, insan yaşamına renk katıyordu. Gün geçtikçe bu değerler azaldı. Bugün yok denecek noktaya geldi.

 Olumsuzluklar saymakla bitmez. Batı kültürünün oluşturduğu anlayış, insan yaşamına verdiği bireysel inançlar, insanı insandan, insanı doğadan kopardı.

 Öyleyse insan; ya kaybettiği değerlere ulaşmak için geriye dönecek. Ya da, insanlığı maddeye bağlayan tüm sistemlerden kendini kurtaracak bir yol bulacak.

 İşte bu noktada tek bir ses beni ilgilendiriyor. “Beni benden alan her şey benim değildir” Ben insanım. Benim insanlığımı benden çalan tüm düşünceler, değerler, gelişmeler benden değildir. Ben cebime para koyamadığım müddetçe insan sayılmıyorsam, bu anlayış benden değildir. Beni ancak cebimde param varsa insan sayan bir düşünce, bir medeniyet, bir yaşam, bir düzen, bir inanç benden değildir.

 Eğer insanlar olarak, kendimizi bu noktada geliştirebilirsek, o zaman geleceğimiz aydınlığa ulaşacaktır. Unutmamak gerekir ki, insanı yaratan Allah, hiçbir zaman insanları; diğer insanlara, çıkar odaklarına, onların arzu ve heveslerine köle olsun diye yaratmamıştır. İnsanları kendine köle kılan her inanç, her düşünce, her yaşam biçimi, insanlık adına kurulan zulüm düzenidir.

 Zulüm düzenin parçaları olmak çok basittir. Kafanı çalıştırıp, helal haram demeden, her türlü çıkarı sağlayacak yolu, düzeni, sende içselleştirebilirsin. Ben de içselleştirebilirim. Aklımız, kabiliyetlerimiz ölçüsünde, hepimiz zulüm düzeninin odakları haline gelebiliriz. Nasılsa yasaları biz yapıyoruz. Nasılsa yasalarla koyduğumuz yasakları delmek, bizim en büyük kutsallarımızdır. Nasılsa; her an çıkarımıza uygun yasalar yapmayı doğru bulan çağdaş sistemimiz var. Nasılsa; siyasilerimiz birbirini hırsız, dolandırıcı, sahtekâr diye suçladığı halde, çıkarlarında birleşerek bir günde istediği yasaları çıkaran meclisimiz var. Bundan ötesi can sağlığı değil mi? Bizi yönetecek de, bize kontrol edecek de, kendi aklımız, kendi çıkarlarımız değil mi? Hani diyorlar aklın yolu birdir. Doğru… Aklın yolu çıkarlarda bir… Ama insani değerlerde bir değil… İnsani değerler söz konusu oldu mu akıllar ayrı yollar çiziyor.

 Netice… Evet, netice ne olur?

 Netice; oluşturduğumuz çıkar düzeni canavarlaşarak bizi de yutabilir. Başka hiçbir şey olmaz.

 Dönemeç noktamda, ben insanı seçiyorum. Allah’ın yarattığı özgür insanı… Çıkar odaklarının kendine köle kıldığı insanı değil.

 Yaratılan insan bilmiyor ki, ancak; Allah’ı anladığında, onun gösterdiği yolu izlediğinde özgürleşebilir. Değilse; insanlardan yalancılar, sahtekârlar, onu diledikleri gibi kandırabilirler.

 Siz hiç ayranım ekşi diyen bir siyasetçi, bir politikacı gördünüz mü?

 Siz hiç insanları; devleti dolandırdığını, kandırdığını, çıkarlarına köle ettiğini söyleyen, siyasetçi, politikacı, sermaye sahibi gördünüz mü?

 Elbette; hayır diyeceksiniz. Peki; o zaman niçin şikâyet edip duruyorsunuz?

 Dedim ki; ben insanı, insanlığı seçiyorum. İnsanlığın çıkar düzeninin köleliğine karşı özgürleşmesini seçiyorum. Eğer bu seçimim beni yavaş yavaş, kurulan düzenden koparıp özgürleştirmiyorsa, o zaman seçimimim gereklerini yapmıyorum demektir.

 Doğal yaşam, alın teriyle yıkanmış emek, kölelikten kurtulma bilinci, yaratıcının verdiği aklı, muhakemeyi, iradeyi asla bir insana, insanların çıkarlarına bağlamamak.

 İnsanları; cebine göre değil, insani değerleriyle insan saymak.

 İnsanlara zulmeden her şeye karşı çıkarak, zulüm etmemeyi insanlık saymak…

 Yalanı, riyayı, ikiyüzlülüğü, çıkarcılığı benimizden kovmak…

 Unutmayalım ki; samimiyette, dürüstlükte, yalan, riya, çıkar yoktur.

 Unutmayalım ki; yaratılışın doğallığında, yalan, riya, çıkar yoktur.

 Bütün bu olumsuzluklar; insanların hırslarıyla kurduğu düzenlerin insanlara öğrettiği değerlerdir. Öyleyse; insanların hırslarıyla oluşturduğu değerleri asla içselleştirmemek…

 Böylece; ne yaptığından emin, kendine güvenen, insanlara güven veren bir insan olmak.

 Eğer bunu başarabilirsek gelecek aydınlanacak demektir.

 İnsan kendi dönemecini kendisi hazırlar. Hepimiz bir kavşaktayız. Nereye döneceğimizin kararı bize aittir. Önümüzde ya düzene kölelik, ya da insani özgürlük vardır.

 Hep birlikte insani özgürlük yolunda ilerlemek düşüncesi içimi acıtıyor. Zira biliyorum ki; bu yol kolay bir yol değil. İnsan aklı, insanın bilgisi, insanın yaşamı, insanın geleceği üzerine büyük oyunlar oynandı. Bu oyunu bozmak kolay değil. İnsana, lolipop şekerler gibi verilen sanal hayatların cıvıltısı, onları; çıkar odaklarına köleliğe götürürken, bunu insanlara anlatmak kolay değil.

 Umuyorum ki; insan için, insanların aklına, muhakemesine, kalbine dikeceğimiz özgürlük fidanları yetişecek. Onları güzel bir geleceğe hazırlayacaktır.

 

Son Güncelleme (Pazartesi, 24 Nisan 2017 10:48)

 
Site Dili / Language
İstediğiniz dile çeviriniz

language you want to turn the

Üye Girişi
Ziyaretçi Sayısı
Bugün107
Dün3007
Tüm Zamanlar3956680
Kimler Çevrimiçi
Şu anda 158 konuk çevrimiçi
İstatistikler
Üyeler : 2168
İçerik : 1482
Web Bağlantıları : 26
Ziyaretçi Anketi
Gönül Sitesini Dünyanın neresinden İzliyorsunuz?