AYRILIK HERZAMAN ACI VERMİŞTİR
| Yazarlarımız - Yazarlarımız |
AYRILIK HER ZAMAN ACI VERMİŞTİR
Son günlerde yaşadığımız Demokratik Açılım tartışmaları özelde dikkatlerimizi ülkemizin doğu kısmına, ağırlıklı olarak Kürt kardeşlerimizin yaşadığı topraklara çekmiştir. Ne olmuştu da bu bölge insanı içerden ve dışarıdan yapılan birtakım gizli hesaplara alet edilmek istenmiştir? Bölgenin Ortadoğu’ya yakın olması, Ortadoğu petrolleri üzerinde emelleri olan Avrupalıların, özellikle de İngilizlerin bölge ve bölge insanı üzerinde her zaman ve her zeminde birtakım hesapları olmuştur. Özellikle bölgede Osmanlı Devleti gibi bir gücün varlığı İngilizleri her zaman rahatsız etmiştir. Bölgedeki Osmanlı ağırlığını ve gücünü ortadan kaldırmak için Osmanlı devletine sıkıntı verebilecek her türlü olumsuzluğun meydana gelmesi kendilerini rahatlatacak, bölgedeki hedeflerine rahatlıkla ulaşabileceklerdi. Bunu başarabilmek için bütün istihbarat güçlerini bölgeye göndermişti. Hedeflerinde Osmanlı devletini zora ve sıkıntıya sokacak olan Ermeni ve Kürt devletlerini kurmak vardı. Onlar istihbarat elemanlarıyla bunun ortamlarını oluşturmaya çalışırken II. Abdülhamit Han da onların bu hesaplarını boşa çıkartacak planlar yapıyordu. Öncelikle bölge insanının sevgisini ve muhabbetini celbetmeyi başarmış, onları devletin asli unsuru olarak görmüş ve bunu da onlara hissettirmişti. Bölge insanlarının çocuklarının İstanbul’da okumalarını sağlamış, memuriyette görevler vermişti. Özellikle Ramazan aylarında bölge ileri gelenlerini İstanbul’a davet etmiş, onlarla birlikte iftar açmış, teravih namazları kılmış, çeşitli hediyelerle bölgelerine uğurlamıştı.
İngilizlerin ve Farsızların adeta istihbarat merkezleri gibi görev yapan okullar açmaları, Ermeni ve Kürt isyancıları buralarda yetiştirmeleri/halkı Osmanlı yönetimine karşı kışkırtmaları dikkatlerden kaçmıyordu. Abdülhamit’in bölgedeki olumsuzlukları ortadan kaldırmak için yürüttüğü faaliyetlerine dikkat çeken Mustafa Armağan hocamız şöyle demektedir: “ Dış güçlerin bölücü faaliyetlerini gören II. Abdülhamit, çareyi İslam kardeşliğini bölgede takviye etmekte bulmuştur. Bu gaye ile 1891 tarihli Nizamnameye göre, Şark’ta Osmanlı Devleti’nin İslam kardeşliği politikasın Müslüman halka anlatmak; insanların gönüllü olarak vatan müdafileri olarak istihdam etmek gayeleriyle Hamidiye Alayları denilen mahalli askeri kuvvetleri tesis ve teşkil etmiştir. Subayları Kürt beyleri tarafından seçilen Hamidiye Süvari Alayları, sadece kendi alaylarında geçerli olmak üzere askeri rütbeleri de kullanıyorlardı; ancak en yüksek rütbe albaylık idi.” Abdülhamit’in bu faaliyetlerinden özellikle İngilizler oldukça rahatsız olmuşlardı. Rahatsız olanlar sadece İngilizler değildi. İttihat ve Terakkiciler de bölgedeki bu yapılanmadan rahatsız olmuşlardı. Ağabeylerini rahatsız eden her şey İttihatçıları da rahatsız ediyordu. Abdülhamit’in bölgeye ve bölge insanına yönelik düşüncelerini iç fetih/gönül fethi hareketi olarak değerlendirmek gerekmektedir. Bu manada bölge insanının dini değerlerine saygısı ve bağlılığı hala devam ediyorsa, bunda Abdülhamit’in büyük katkısının olduğunu unutmamak lazımdır.
Hazindir ki, Abdülhamit’ten sonra gelen İttihatçılar bölge insanının bu topraklara olan muhabbetini zaafa uğratmıştır. Aynı zafiyeti Cumhuriyet döneminde de görmekteyiz. Bunun en çarpıcı örneği ise Dersim de yaşananlardır. Yıllar önceydi, katliamın yapıldığı yıllarda bölgede asker olarak görev yapan yaşlı bir amcamızdan orda yapılanları ve yaşananları dinlemiştim. Benim dersim katliamını dinlediğim yıllarda ne Dersim’in neresi olduğu bilinirdi, ne de Dersim’de yapılmış/yaşanmış bir katliamdan söz edilebilirdi. Dersim’de yaşananların unutturulması adına Dersim ismi de unutturulmuş/unutturulmaya çalışılmıştı. Geçen yıl bu günlerde yazar dostumuz Vehbi VAKKASOĞLU ile bir konferans için Fransa’ya gitmiştik. Sabah kahvaltısı için lobide oturuyorduk. Yan tarafımızdaki masada kalabalık genç bir grubun Türkçe konuşması dikkatimizi çekmişti. Yanlarına gidip kendimizi tanıttık ve konuşmaya başladık. Sünnet gereği önce tanışma faslı oldu. Nereli olduklarını sorarak sohbete başlamak istedik. İçlerinden bir tanesi Dersimli olduğunu söyledi ve Dersimin neresi olduğunu biliyor musunuz? Şeklinde soru yöneltti. Bunlar yirmili yaşlardaki gençlerdi ve okumak için Almanya’da bulunuyorlarmış, yılbaşı tatili olduğu için Fransa’ya gelmişlerdi. Bu insanları yok sayarak, bunların kültürel değerlerini yok sayarak hiçbir problemin çözülmesi artık mümkün değildir. Çünkü Cumhuriyetin ilanından sonra bölgeyle alakalı sorunlar hep halının altına süpürülmüştü. Artık halıların alta bu sorunları örtmeye yetmiyor. Şu anda yaşananlar halının kaldırılması ve silkelenmesi sırasında ortaya çıkan tozlardır. Toz çıkartmadan temizlik yapılmaz. Bazı silkelenmeler yaşanacak ki ortalık durulsun. Durulduğunda ortamın ne kadar da güzel olduğunu hep birlikte göreceğiz ve şimdiye kadar bu halı niye silkelenmemiş diye vahlanıp duracağız.
Tarihimiz ayrılık acılarının anlatıldığı sayfalarla doludur. Osmanlı Devleti henüz bir boy iken, daha Anadolu’ya yerleşmemişken bu ayrılığın acısını yaşamıştır. Ertuğrul bey bu acıyı iliklerine kadar hissetmiş ve yaşamıştır.
Moğol istilasının İslam topraklarını kasıp kavurduğu yıllardı. Önlerine çıkan insanları/ Müslümanları, şehirleri yakıp yıkıyorlardı. Kadın, çoluk-çocuk, yaşlı, genç demeden herkesi kılıçtan geçiriyorlardı.
Selçukluların bu istila ve yıkım hareketlerine karşı koyacak güçleri yoktu. Bu istila ve yıkım hareketinin sonucunda Kayı Boyu, Pasinler ovasında bin çadırlık aşiretiyle konaklamıştı. Baba Gündüz Alp’in çocukları, ata yurda dönme ve dönmeme konusunda ihtilaf içerisindeydiler. Ertuğrul Bey ve kardeşi Dündar Bey, Kayı Boyu’nun istikbalini Anadolu’da görüyorlardı. Diğer kardeşler Sungur Tekin ve Gündoğdu, ana yurda dönme konunda ısrar ediyorlardı. Dört yüz çadır halkı, Ertuğrul Bey’le Anadolu’ya geçmek isterken, altı yüz çadırlık ahali ise ata yurda/ Türkistan’a dönmek arzusundaydı.
Ertuğrul Bey, yaşça diğer kardeşlerinden küçük olmasına rağmen Anadolu’ya geçme konusunda onlara adeta yalvarıyordu: “Kıymetli ağalarım hep beraber acı tatlı günler yaşadık, anavatandan birlikte geldik. Bu diyara gelene kadar onca çocuk ve yaşlı aile ferdimizi toprağa verdik. Soğukta, sıcakta hayvanlarımız telef oldu. Yıllardır soydaşlarımızı, dindaşlarımızı hunharca katleden vahşi Moğol çapulcularının önünden canımızı kurtarmak için kaçıp buralara sığındık. Gördüğünüz gibi şu Diyar-ı Rum sakin bir belde. Gelin, etmeyin birlik ve dirlik olalım, malımızı, canımızı birleştirelim, ayrılığa düşmeyelim.” diye sözlerini sürdürdü.
Ertuğrul Bey’in bu yalvarmalarına karşılık Sungur Tekin ve Dündar Bey, ana yurda dönme konusunda kararlıydılar. Ayrıca Moğol tehlikesinin de geçtiğine inanıyorlardı.
Ertuğrul Bey yılmadan ikna çabalarına devam ediyordu: “Ağalarım bilmez misiniz ki iki cihan serveri sevgili Peygamberimiz müşriklerin zulmünden korunmak için Mekke’den Medine’ye hicret etmiştir. Türkistan bizim doğup büyüdüğümüz, ekmeğini, aşını yediğimiz, suyunu içtiğimiz ata yurdumuzdur. Fakat, bizler babalarımız, dedelerimiz Cenab-ı Hakkı’ın verdiği nimetlerin şükrünü eda edemedik. Bidat ehline, Rafizilere dur diyemedik. Onlar Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer Efendilerimize küfrederken yüzümüzü dahi ekşitmedik. Bunun üzerine Cenab-ı Hak Moğol belasını üzerimize musallat etti. Ne buyuruyor Allahü Teâlâ Kur’an-ı Mübin’de: “Hâşâ Kuluna zulmetmez Hâsılı herkesin çektiği kendi günahının cezası.”
Sungur Tekin ve Dündar Bey dönme konusunda kararlıydı. Altı yüz çadır halkıyla dönüş yoluna çıkmaya karar vermişlerdi.
Ertesi gün Pasin Ovası Kayı Aşiretinin ayrılık acısını yaşamaya koyulmuştu. Ayrılık acısı, gitgide tüm aşireti sarmıştı. Bin çadırlık aşiretin altı yüz çadırı Sungur Tekin ve Gündoğdu Tekin’in peşine düşerek Türkistan yolunu tutarken, koyun, keçi, sığır, deve, at, eşek ve katır sürüleri yıllarca birlikte otlayıp yayıldıkları sürülerinden ayrılırken, görenleri duygulandıran sahneler yaşandı. Ayrılık sancısına hayvanlar bile dayanamıyordu.
Ayrılık acıydı. Acaba bir kez daha görüşebilecekler miydi?
Ertuğrul Bey önderliğindeki Kayı Boyu, Sungur Tekin ve Gündoğdu Beylerden ayrıldıktan sonra Pasinler Ovası’nda daha fazla kalamadılar. Çadırlar söküldü, davar sürüleri yolları düzüldü, batıya doğru yol alıp, Söğüt ve Domaniç civarına yerleşip, devletin temellerini attılar. Bir daha da dünya gözüyle kardeşlerini/dindaşlarını birdaha da göremediler.
Bizin inanç değerlerimiz zorunlu ve sorumlu olarak bir arada yaşamamız gerektiğini emretmektedir. Bütün kardeşlerimizle birlikte Rabbimizin mağfiretine muhtacız. Dileğimiz ve duamız bir arada gönül huzuru içinde yaşamaktır, ayrılıkçı hareketleri bertaraf etmektir. Oyuna gelmemek için imana gelmemiz ve gereğini yerine getirmemiz gerekmektedir. Bunun içindir ki ‘dünyada iman, ahirette mekân’ diyoruz.
Sözlerimizi Şeyh Edebali’nin Osman Gazi’ye yaptığı şu tavsiye ile bitirelim: Müslüman olsun, kâfir olsun herkese iyilik yapın, affedici olun, büyüklerinize ve âlimlerinize hürmetkâr davranın, bereket büyüklerle beraberdir. Her işinizi Allah rızası için işleyin. Sözünüz ne ise işiniz o olsun.
Ömer Naci YILMAZ
Son Güncelleme (Pazartesi, 08 Şubat 2010 14:12)

