ÜÇÜNCÜ OLMADAN ASLA
| Yazarlarımız - Yazarlarımız |
Doç. Dr. Mustafa TEKİN
Hayat kitaplarda formüle edilmemiştir. Daha doğrusu hayatın formülü yoktur. Şüphesiz kitaplar hayatımızın şifa kaynağıdırlar. Fakat kitaptan bilgi devşiren insan hayatla buluştuğunda, önerme ihtiva eden cümlelerle hayat arasındaki mesafeyi fark edecektir. Bu ifadeyle, kitapların insanları bir ütopyaya götürdüğünü anlatmadığımız gibi, sadece pratiği önceleyen bir hayattan yana da tercih koymuyoruz. Buna göre, kısaca ifade etmek gerekirse kitaplar, hayat için çerçeve çizerler ve biz oradan aldığımız bilgileri hayat içinde test etme imkanı buluruz.
Modern zamanlarda bazı iletişim araçlarının insan hayatına yoğun girişi, hayatı kadim zamanlardan oldukça farklılaştırmıştır. Kitabın yanı sıra bir çok iletişim araçları da, bilgi edinim vasıtası olarak ortaya çıkmıştır. Kitabın fonksiyonu bitmemiştir ama, bazı iletişim aygıtları günümüz dünyasında yoğun olarak insan hayatındaki yerini almıştır. Özellikle sinema, salt bir sanat faaliyeti olma durumunu aşarak soğuk savaşların, rekabetlerin, güçlerin boy gösterdiği bir alan haline gelmiştir. Romandan sonra kurgusal bir dünya kurma çabaları sinema ile görünür olmuştur. Roman türünde, yazarın olaylara müdahalesi, hayatı istediği biçimde dizaynı, sinema ile görsel alana taşınınca etkisini daha da artırmıştır. Fakat sinemanın yaygınlaşması, birçok ideoloji/fikir/dinin görüşlerinin sorgulanması açısından da önem taşımıştır. Şüphesiz bir çok kişi buraya bakarak, sinemanın bir kurgu olduğunu ve ideolojilerin/dinlerin görüşlerinin sinemanın kurgusallığı çerçevesinde test edilmesinin imkansız olduğunu söyleyebilir. Biz aynı kanaati taşımıyoruz. Bilhassa modern zamanlarda filmlerin, dizilerin ya gündelik hayattaki bir takım ilişkileri yansıtması ya da geleceğe yönelik bir projeksiyon geliştirmesi bağlamında “hayat”la çok yakın ilintisinin bulunduğunu görmek gerekmektedir. Hollywood filmlerinin, bugün geldiği noktada, milyon dolarlık bütçeleriyle bir kamuoyu oluşturma, gücü pekiştirme, kitle kültürü ve savaşı ile siyasetten kültüre kadar pek çok alanı belirlediği hiç kimsenin inkar etmediği bir gerçektir. Diğer yandan bir “kurgu”nun bireylerden topluma kadar sosyolojik bir bilinçaltı okumasıyla arkaplanını deşifre edeceğini de unutmamak gerekir. Ancak sinemayı dikkatlice “seyret”tiğimiz oranda, onu kurgulayanların temel zihniyetleri ve bilinçaltlarını iyi okuyabilmemiz mümkün olabilecektir. Bu çerçevede, bir ülkenin hem iç süreçlerinin hem de dış süreçlerinin sorgulanması açısından sinema, işlevsel bir mekanizma olmuştur. Şüphesiz burada ele aldığımız husus, sinemanın gerekli olup olmadığı tartışmasından farklı bir durumu ifade eder.
“The Third Miracle (Üçüncü mucize)” filmi de, bir yandan Hıristiyanlığın kendi iç süreçlerini sorgulama açısından önem taşımakta, diğer yandan bu sorgulamanın bir yüzleşmeye doğru gittiğini görebilmemizi sağlamaktadır. Filmdeki sorgulama Tanrı, insan, bilgi ve kilise iktidarı çerçevesinde oluşmaktadır. Sorgulamanın baş aktörü olarak da rahip Frank görünmektedir. O’nu bu konumda algılamamız birkaç sebepten dolayıdır; öncelikle bazı şüpheleri var. Aslında insanın din, Tanrı konusunda bazı şüpheler ve buhranlar geçirmesi normaldir; insan olması hasebiyle normaldir. Fakat bunu dile getirmek o kadar kolay olmamaktadır. Çünkü Frank, bulunduğu konum itibarıyla bunalımdaki insanların şüphelerini gidermekle görevlidir. Ayrıca bu şüphelerini izhar etmesi, çevreden çok tepki çekecektir.
Aslında bu bunalım genel anlamda vardır. Özellikle azizelerin aracılığını sorgulayan Helen'in kızının sorduğu sorular, Frank tarafından “çok zor sorular soruyorsun” diyerek karşılık bulmaktadır. Frank, filmde araştırmasına başlamadan önce sığınma evi türünden, daha çok kendi iç dünyasıyla baş başa kalma imkanı olan yerde sekiz ay bulunmuş, bu durum O’nun sorgulayıcı konumunu pekiştirmiştir.
Film üzerinde yorum yapmadan önce, filmi ana hatlarıyla kısaca anlatmak gerekmektedir: Geçmiş dönemde bir savaş sırasında bir şehir bombalanır. Halk panikle bir yerlere sığınmaya çalışır ve kaçarken babasının elinden kurtulan Helen, elinde ikonuyla Meryem Ana heykelinin önüne gider ve dua eder. Bu sırada, gökte dolaşan savaş uçaklarından bombalar atılmakta fakat yere düşmemektedir. Bu olaya kilisenin rahibi ve birkaç kişi şahit olacaktır. Daha sonra Helen büyüyünce, kızını da terk edip kendisini kiliseye ve çocuklara adar. Helen öldükten sonra onun adına yapılan bir ayin sırasında Mary adında humma hastası bir kız, Helen için ayin yapılan yerde bulunan Meryem Ana heykelinden akan kanı kendisine sürer ve iyileşir. Bunun üzerine o bölgedeki nehirde ve heykel etrafında bir kült geliş(tiril)ir. Hastalar getirilerek nehirde yıkanırlar ve şifa bulurlar. O Meryem Ana heykeli de, özellikle kasım yağmurlarında ağlamaktadır.
Bu olay çerçevesinde, Helen’in azize olup olmadığına dair doneleri araştırmak üzere Roma kilisesi, rahip Frank’i sığınma evinden buldurarak görevlendirir. Rahip Frank, daha önce de bir başka azizlik iddiasını araştırmış ve araştırdığı kişinin aziz olmadığı sonucuna varmıştır. Kilisenin aslında Rahip Frank’i görevlendirmesi biraz da bu yüzdendir. Rahip Frank gerekli araştırmalara koyulur, fakat bu sefer kafası daha karışıktır. Çünkü Mary ve Helen’in kızıyla olan görüşmeleri neticesinde, olayların mucize olma vasfı kuvvet kazanmaktadır. Frank zaman zaman bu durumu, Roma’da olayın mucize olup olmadığına karar verecek kurul üyelerine anlatmaya çalışır, fakat onlar Frank’e tepkide bulundukları gibi, kilise anlayışı çizgisinin dışında olmakla da suçlarlar. Bu arada Frank’in Helen’in kızıyla bir aşk ilişkisi de gelişir. Aşk ilişkisi çerçevesinde gelişen diyaloglar, kilise ve cinsellik ilişkisi boyutunu güzel anlatmaktadırlar. Nihayetinde Frank Kurula, bunların mucize olduğu şeklinde bir rapor sunar. Kurul görüşmeleri uzar. Çünkü kurul, Heykel’in ağlaması ve Mary’nin iyileşmesi olayını mucize kabul etmekle birlikte üçüncü bir mucize aramakta, dolayısıyla Helen’in azize olduğunu onaylamamaktadır. Kurulda buna karşı çıkan kişiyi ikna çabaları sonuç vermeyince, Frank araştırmayı derinleştirir ve filmin ilk başındaki bombaların patlamaması ile Helen arasındaki ilişkiyi kurula anlatır. Bu sırada Kurul’da ikna olmayan şahıs fenalaşır. Çünkü o olayın şahitlerinden olan şehirdeki rahip, kendisinden başkası değildir.
Filmdeki dini ve toplumsal temalardan en bariz olarak göze çarpan şey ölü kültüdür. Ölü kültü ile kastettiğimiz şey; toplum içinde öne çıkmış bir takım şahısların ölümünden sonra, onların arkasından halkın geliştirdiği bir takım âyinsel eylemlerdir. Bu, ölen şahısların türbeleri etrafında veya dilden dile dolaşan efsanevi hikayelerin geçtiği mekanda icra edilir. Hatta bu mekanlar, zaman geçtikçe kutsal bir hüviyete de bürünebilir. Dinlerde ölü kültü büyük yer alır. Bu, her dinde görülen bir fenomendir. Film özelinde konuşacak olursak, Hıristiyanlıkta aziz ve azizelik ölü kültünün somutlaştığı olgulardır. Hıristiyanlıkta, Hz. İsa’nın dışında oluşan bu “kutsal insan” tipleri üzerine oluşturulan kültler ve anlatılan hikayeler önemli bir yer tutmaktadır. Filmde belirtildiğine göre, aslında bir kimsenin aziz veya azize olmasına Tanrı karar vermektedir. Bu, filmde, “bir kimsenin aziz olmasına Tanrı karar verir” şeklinde ifade edilmekle birlikte, Tanrı’nın iradesi kilise hiyerarşisinde yer alan kişiler tarafından kullanılmaktadır. Dolayısıyla aziz ve azizelerin tespitine kilise karar vermektedir. Filmde Helen üzerinde durulduğu için azize kavramı üzerinde yoğunlaşırsak, “azize normal hayattan soyutlanan, Tanrı ile birlikte cennette olan ve O’nunla özel bir bağ kurandır.” Onları bu konuma getiren, daha çok normal insani faaliyetlerin hepsine katılmaksızın kendilerini Tanrı’ya “adama”dır. “Kendisini Tanrı’ya adama” fenomeni, Hz. Meryem ile ilişkilendirilecek kadar geri götürülebilir. Aziz ve azizelerin Tanrı ile olan özel bağları, onları halk katında aracı bir konuma yükseltmiştir. Filmde, “Helen sizi izliyor” denilerek aracı rolü pekiştirilmekte, O’nun Tanrı tarafından seçilen bir ruh olduğu belirtilmektedir. Tam bu noktada halk, efsaneleşen kişinin eşyalarının bulunduğu, dua ettiği mekanda dua edip nehirde yıkanmakta, bunun bir takım hastalıklara şifa getirdiğine inanmaktadır.
Bu safhada inancın bir güç olduğu tekrar vurgulanmaktadır. Ama burada dikkat çekilecek en önemli nokta, halkın Helen’i azize olarak kabul etmesi ve kiliseden bağımsız bir kült geliştirmesidir. Böylece bu çerçevede halk, kendisine bir anlam dünyası kurmuştur. Kilise tarafından Helen’in kişiliğinin gerçek olup olmadığının araştırılmasına halk karşı çıkmakta ve Helen’in gerçek kişiliğinden ziyade, efsane kişiliğini öncelemektedir. Bu da genel anlamda dinlerde, mitolojik şahsiyetlerin ve buna bağlı kurtarıcı arayışların ortaya çıkışını belki daha iyi açıklamaktadır.
Burada şunu belirtmeliyiz ki; halk, kurduğu anlam dünyasının, gerçek veya değil, -filmde belirtildiği üzere- yıkılmasını istememektedir. Hatta Helen’in kişiliğini ve Helen merkezli geliştirilen hikayeleri incelemek üzere görevlendirilen rahibe nefretle bakmakta ve onu “mucize katili” diye nitelendirmektedir. Burada önemli bir nokta da; kilisenin azizelik konumunu meşrulaştırma yetkisini kendisinde görmekle birlikte, halkın kiliseden bağımsız hareket edebilme durumudur. Her ne kadar pratikte bir kült gelişmişse bile, bu, din adamları tarafından meşrulaştırılmadığı için resmiyet kazanmamıştır. Burada kilise iktidarı gibi bir olguyu görüyoruz. Her halükarda halkın bu benimseyici tavrına karşılık genelde, aziz ve azizelerin aracı rolü sorgulanmaktadır. Özellikle Helen’in kızı bu yöndeki görüşlere ironik yaklaşmakta ve azizenin Tanrı’ya hitabını şu şekilde ifade etmektedir:
- (azizeler Tanrı’nın sırtına dokunarak) “Hey bak! Bu duayı kabul etmen gerek”
Helen, daha sonra Frank’e dönerek gerçekten buna inanıp inanmadığını sormakta, Frank ise, “çok zor sorular soruyorsun” diyerek aslında benimsemediğini de belirtmektedir.
Filmde, dikkat çeken önemli bir husus da mucizedir. İslami perspektifte mucize, peygamberlerle bağlantılı olarak ele alınır. Fakat yine de insanlar, bir çok şeyde mucize aramaya yatkındırlar. Günlük hayatın bir çok sıkıntısı içinde, gerek zihnen gerekse bedenen çözümler üretmek yorucu, mesaiyi gerektiren bir iştir. İnsan, içinde bulunduğu ferdî ve toplumsal sıkıntılardan kurtulabilmek için âdeta mucize bekler ve aceleci olduğundan hemen ve şimdi ister. Ayrıca, sahibi bulunduğu inançların doğrulanması açısından da, zaman zaman mucizelerin vuku bulmasını temenni eder. Film özelinde düşünecek olursak, Helen etrafında oluşturulan kültle bazı hastaların anında iyileşmesi, heykelin ağlaması gibi normalin dışında oluşan şeyler, halkı büyük oranda etkilemiş ve mevcut inançlarını pekiştirmiştir. Bu noktada, Helen merkezli olduğu düşünülen olağandışı olayların büyüsünün kaybolacağı endişesiyle, bunu araştıran rahip tepki toplamaktadır. Yukarıda da belirttiğimiz gibi bu rahip, “mucize katili” diye adlandırılmaktadır. Yine filmde, mucizeye bilimsel destek de sunulmaktadır; bunu, ağlayan heykelin gözlerinden akan kanın ölçüme tabi tutularak, A grubu olduğunun belirlenmesi ile anlayabiliriz. Şüphesiz filmin bu ögesi, tamamıyla bir tesadüf değildir. Zira irrasyonel bazı dinsel ögeleri bilimsel jargonla ifade etmek, dini doğrulama açısından büyük önem taşımaktadır.
Bu arada filmde din-ekonomi ilişkisini de görmekteyiz ki, bu açıdan dinin salt teorik bir söylem geliştirmeyip, batılı anlamda seküler bir unsur olan ekonomi ile de ilişki içinde olduğu gözlemlenmektedir. Bu sadece Hıristiyanlık için değil, tüm dinler için ortak olan bir fenomendir. Filmde bu ilişkiyi iki düzeyde yakalamaktayız: İlkin, kilisede bağış kutusuna atılacak para karşılığında mum şeklindeki elektriklerin yakıldığını görüyoruz ki, “mum yakma” işinin dijital hale gelmesi de ayrıca dikkat çekicidir. İkinci olarak da, düzenlenen bağış yemeği ki, katılım fiyatı tabak başına 5000 dolardır.
Filmdeki Tanrı tasavvuru da, önemle üzerinde durulması gereken bir husustur. “Tanrı mucizeyi boşa harcadı”, “Tanrı’nın kaprisi”, “anlaşılan Tanrı sözünü tutmaz” gibi sözler, film özelinde konuştuğumuzda, Tanrı’yı antropomorfist şekilde ele almanın örneklerini oluşturmaktadır. Dolayısıyla filme yansıyan kadarıyla “Tanrı”, Tanrı kavramının ifade etmesi gereken anlamından uzaklaşmıştır. Ayrıca Helen’in hikayesinin anlatıldığı bir tartışmada, “Tanrı kazandı” şeklinde bir söz geçmektedir. Bu söz, Zeus’tan ateşi çalan Promete inancına kadar geri götürülebilir. Her ikisinde de temel mantalite, insan ile Tanrı’yı karşı kutuplara yerleştirerek, mücadele eden iki varlık şeklindeki algılamadır. Dolayısıyla yüzyıllardan bu yana tüm toplumsal alana yansıyan bu zihniyet, Batı’daki çatışmacı mantığı beslemiştir: Birey/toplum, proleterya/burjuva gibi. Burada da insana merhamet eden, yardım eden bir Tanrı anlayışı değil, insana zıt bir Tanrı anlayışı vardır.
Bütün bunlar, Hıristiyanlığın ontolojik ve epistemolojik anlamda dualistik algılayışı neticesinde oluşan olgulardır. Bu dualite hem insan, hem varlık alanı, hem de Tanrı’ya bakışta net bir biçimde görülmektedir. Varlık alanını din ve dünya şeklinde birbirinden bağımsız iki ontik kategori olarak algılama, netice itibarıyla insanın kimliğini de parçalamış ve varlık alanı konusunda Tanrı ile pazarlık yapan ve dolayısıyla Tanrı’yı insan gibi bir pazarlığın tarafı olarak gören anlayış revaç bulmuştur. Son tahlilde bu, Tanrı’yı da insani özelliklerle kavramaya kadar gitmiştir. Yine Batı tarihinde, insan ile Tanrı’nın birbirine zıt olarak konumlandırılması, insana mutluluğun yollarını öğreten değil, insanın mutluluğunu kıskanan bir Tanrı imajının oluşumuna yol açmıştır. Şüphesiz bütün bunlar sadece Hıristiyanlık içinde oluşmuş fikirler değildir. “Batı aklının oluşumu” gibi düşünsel anlamda tarihi bir süreklilikten bahsedeceksek, tüm Grek ve Batı merkezli düşünceler ile Hıristiyanlık düşüncesinin içiçe geçmelerini, ete kemiğe bürünen bugünkü Batı düşünce yapısında gözlemleyebiliriz.
Filmde verilen cinsellik/din, azize/fahişe gibi zıtlıklardan yola çıkarak söyleyebiliriz ki, cinsellik din üzerinden olumsuzlanan ve kötülenen bir fenomen olmuştur. Böylece cinsellik, şeytan, cehennem, kötülük gibi bir takım kelimelerle özdeş hale getirilerek algılana gelmiştir. İşte fahişenin karşısına azizenin konması bu sebepledir. Kilisenin cinselliği de içine alan perhiz üzerine kurulu dünyasının Ortaçağ’da baskın bir anlayış olmasının ardından, modern zamanlar cinselliğin kışkırtıldığı bir çağı insanlığın önüne açtı. Her ikisi de birer aşırılık olarak görünen bu durum, hayatla test edildiğinde daha net ortaya çıkacaktır. Filmde verilen şu örnek de aslında, manastır yaşamının nasıl normal hayatın dışında algılandığını da bize göstermektedir: “Kadın rahibe olmak istiyordu. Fakat çocuğu vardı. Manastıra her gitmek istediğinde çocuğu önüne geçiyordu. Sonunda çocuğuna basıp geçti.” Burada evlilik ve çocuk gibi hayatın en olağan unsurları, dini hayatın önündeki engeller olarak görülmektedir. Bu yüzden de filmde de belirtildiği üzere, bekaret en kutsal şeydir. Ayrıca filmde “bir insan azize değilse fahişe mi olmak zorunda” ifadesi kullanılarak, bu çelişkiye tekrar dikkat çekilmektedir.
Filmde kutsal kelimesi, Hıristiyan düşüncesi çerçevesinde oluşturulmaktadır. Burada din adamlarına kutsallık atfedilmektedir. Filmde araştırmayı yapan rahibe “kutsal adam” diye hitap edilmekte; yine bir eve gidince rahipten, “evimizi kutsa” diye bir talepte bulunulmaktadır. Bu anlayış neticesinde, kutsal olan din adamında bazı yetkiler oluşmaktadır. Filmde bir rahip, “ben Hz. İsa’nın otoritesiyle seni günahlarından arındırıyorum” diyerek, bir anlamda kutsallığının getirdiği yetkiyi kullanmaktadır. Bu tür ayrımlar, son tahlilde, zamanın, mekanın ve insanların dinsel olan ve olmayan şeklinde kategorik olarak ayrımlanmasını beraberinde getirmektedir. Kanaatimizce insanın emniyet alanının sıfırlandığı ve bireyin kendisini yapayalnız, korunaksız hissettiği problemli nokta burasıdır. Varlık alanının bu şekilde zihinsel olarak ayrılmadığı kadim zamanlarda insan, kutsalla ilintili herhangi bir şeyden uzaklaşması durumunda lanete uğrayacağını düşünürdü. Bugün varoluşun bu şekilde parçalanmasının ardından kimliği parçalanan insanda da, onun boşluğunu hissettiği için benzer düşünceler ister istemez oluşmaktadır. Bundan dolayı da filmde insanlar rahibe “evimi kutsa” diye ısrarlı bir talepte bulunmaktadırlar. Burada kutsanma, o kişinin korunağını oluşturmaktadır.
Filmde din adamları hiyerarşisi çok güzel bir biçimde verilmektedir. Bu hiyerarşi, Roma İmparatorluğu içinde Hıristiyanlığın, Roma kurumlarından etkilenmesinin bir sonucudur. Hıristiyanlık, Hz. İsa’dan (AS) sonraki ilk dönemlerde Roma İmparatorluğunun baskısı altında oluşmuştur. Birkaç yüzyıl boyunca Hıristiyanlığın Roma ile etkileşimi, Hıristiyanlığın kurumsallaşması ile sona ermiştir. Bilindiği gibi din, mutlaka bir toplumsal yapının içine iner ve herhangi bir toplumla buluşan dini mesaj, oradaki toplumsallıklar çerçevesinde yeni bir biçim kazanabilir. Şüphesiz bu, her halükarda dinin toplumsallıklar merkezinde değişeceğini göstermez. Karşılıklı etkileşimler de oluşabilir. Fakat Hıristiyanlık özelinde bu etkileşim, Roma lehine bozulmuştur. Dolayısıyla kilisenin kurumsal hale gelmesi, din adamları içerisinde hiyerarşik bir silsilenin oluşması, bu sebepledir. Bunun ayrıca kilise iktidarı açısından değerlendirilmesi gerekir. Ortaçağlar boyunca kilisenin iktidarı, hem dini hem de dünyevi alanlarda geçerlidir. Fakat modern zamanlarda, kilisenin iktidar alanı daralarak sadece dini alana sıkışmıştır. Filmde dini alanlarda kilisenin iktidarı hala belirgindir. Dini kurul dini alanda pek çok şeyi belirleme yetkisini hala kendinde görmekte ve kilise içi hiyerarşik düzen korunmaktadır. Filmde, açık bir şekilde din adamlarının bu otoritesini görmekteyiz. Çünkü bir olayın mucize, bir kişinin de azize olup olmadığına dini kurul karar vermektedir.
Filmden yola çıkarak söylemek gerekirse, kilisenin bilgiyi uhdesinde bulundurmak istediği görülmektedir. Ortaçağda daha belirgin ve kapsayıcı olarak bulunan bu durum, modern zamanlarda yetki açısından sadece dinsel bilgi ile sınırlanmış durumdadır. Geçmişten bu yana toplanan Hıristiyan konsilleri, inançla ilgili birçok yeni kararlar almışlardır. Alınan bu kararlar, yeni inanç umdeleri olarak sunulmaktadır. Filmde, “kilise duyurulması gereken bilgileri kendi verir” denilerek, hangi bilgilerin ne kadarının ifşa edileceğinin kilisenin uhdesinde bulunduğu anlatılmaktadır.
Şüphesiz “Üçüncü Mucize” filmine de birçok açılardan bakmak mümkündür. Ancak dikkat çekici derecede önemli olan iki boyutun bilhassa altını çizmek istiyoruz. Öncelikle “kurumlaşmış din” eleştirisi bu filmdeki en bariz eleştiri konusudur. Aslında başından sonuna kadar film, bir kişinin azizeliğini onaylamak üzere kurumsal teâmüllerin ne kadar hayattan bağımsız da işleyebildiğini vurgulamakta ve bu duruma eleştirel yaklaşmaktadır. Hayattan bağımsızlığın vardığı boyut ise, bir rasyonalitenin kendi özgül ağırlığını da aşan bir metafiziğe varması ve ardından insanı hayattan uzaklaştırmasıdır. Nitekim filmin sonunda heyetteki kişinin fenalaşması, bunu net bir biçimde anlatmaktadır. Diğer yandan buna bağlı olarak, hayatta yaşananlar ve kurumsallaşmış dinin gerekirliklerinin yan yana giderken ortaya çıkan çatışma ve gerilimleri de film çok güzel bir şekilde vermektedir. Hayatın asla “rasyonel” ve “irrasyonel” şeklinde dualite barındırmayacağı; tamamen rasyonel (modern dünya gibi) ya da tamamen irrasyonel (manastır hayatı gibi) bir dünya ve gerçeklik tasarımının olamayacağı net bir biçimde görülmektedir.
Yazının başlığı, üçüncü mucize ispatlanmadan Helen’in azizeliğini onaylamayan kilisenin, niceliğe bağlılığının aslında pek de bağlayıcı olmadığına, ironik bir şekilde göndermede bulunmaktadır.
Son Güncelleme (Cuma, 12 Şubat 2010 23:39)

